120294704_2781062235508863_4589021770452824161_o

 

 

Sanmayın ki sinemanın siyah beyaz dönemlerinde çekilmiş bir Fransız aşk filminden fırlayıp geldik buralara.

Olabildiğince gerçektik aslında.

Yaşadık hepiniz gibi aşkı, korkuyu, umudu, insana ilişkin tüm duyguları.

Şimdi hayatın en tepe noktasından bakıyoruz dünyaya, o siyah beyaz günlerin hiç lekelenmemiş anıları eşliğinde.

1968’lerde devrimin kalesi ODTÜ’de öğrenci olmaktı en büyük ayrıcalığımız. Gençtik, sevgiliydik, yurtseverdik, parasızdık ve hepsinden önemlisi yolun çok başındaydık. Fethullah’ın, pandeminin, siyasal İslam’ın, gökdelenlerin, internetin, Acun Ilıcalı eksenli değerlerin, Işid’ın canlı bombalarının, kutuplarda eriyen buzulların henüz evrenimizi istila etmediği dönemlerin şanslı bireyleriydik.

Berkin Elvan melekti, doğmamıştı ve öldürülmemişti.

Deniz Gezmiş’lerin asılmadığı, Mahir Çayan’ların vurulmadığı günlerdi.

Sonradan Yılmaz Güney’in Arkadaş filmine konu olan toplumsal adaletsizliklerin filizlendiği dönemlerde biz, Love Story’nin kahramanları Ryan O’neal ve Ali MacGraw kadar tutkunduk birbirimize.

İşin tuhafı hep denir ya, yaşarken değeri bilinmezmiş ilişkilerin; biz hep bilerek oturduk derslerde yan yana. Kantinde, amfide, Tunus Caddesi’nden kalkan servis otobüslerinde sıcaklığımızı hissederek geçirdik okul yıllarımızı. Sonradan derin pişmanlıklara boğulanların keşke diye başlayan tümceleriyle konuşmadık hiç.

Tek eksiğimiz dünyanın bu halini öngöremeyişimizdi.

Paranın tanrısal bir güçle tüm insanlığa hükmedeceğini bilemedik örneğin.

Irak’ta petrol uğruna bombalanan rafinerilerden günlerce gökyüzüne yükselen asit yüklü dumanların, denizlere akan ziftli çamurların doğanın dengesini böylesine bozacağını tahmin edemedik.

Çernobil’in yarattığı felaket, Soma’da 301 madencinin diri diri toprağa gömülmesine neden olan üretim ilişkilerindeki çarpıklık, 15 Temmuz’da kendi Meclis’ini bombalayan pilotların çıldırmış halleri siyah beyaz günlerde aklımızın ucundan bile geçmedi.

O nedenle hiç böyle bir ülke ve dünya hayal etmedik.

Sevginin körpesi, umudun kırılmamışı, vicdanın lekelenmemişiydi belki de bizi aldatarak hayallerimizi diri, canlı tutmaya yönelten istek. Kuşkusuz önce birbirimize inandık ama elimizden, kucağımızdan düşürmediğimiz, kütüphane masalarına özenle serdiğimiz kitaplardan yansıyan bilimin ışığına da sevdalandık.

Bilmem, bunları niçin anlatıyorum?

Keşkesiz sürdürdüğümüz bir yaşamın bu evresinde o günlerimizi mi özledim acaba?  Yoksa bugünlerin George Orwell’ın 1984’ünü anımsatan ortamından mı yorgun düştüm?

Hadi biraz özlem, biraz yorgunluk katalım şimdi karşımızdaki şu fotoğrafın arka fonuna.

Bir de kıyısına köşesine müzik ekleyelim de, tam olsun.

Desin ki: Günaydınım, nar çiçeğim, sevdiğim, nasılsın?

 

 

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>