12745584_882401831874901_5683093117645133476_n

 

 

 

 

Yaşadıklarımı bir hastalığın somut belirtileri, dışa vurumu olarak görmüyorum.

Aksine insanların çektikleri büyük acılardan, dünyamızın içine itildiği kan ve gözyaşı çukurundan kurtuluşumuzun tek çaresi bu görüşündeyim.

Şunu hayal edin ya da kafanızda canlandırmaya çalışın: Karşınızdakinin acısını ona baktığınızda gerçekten içinizde, beyninizde hissetseydiniz, birisine dokunulduğunda o fiziksel temasın kendi teninizde dolaşmasını birebir yaşasaydınız, başkasına ne kadar kızarsanız kızın canını acıtabilir miydiniz? Çevrenizde tanık olduğunuz şiddet olayları algı dünyanızda etkiye tepki diyerek aynı güçte yankılansaydı yine de susup oturur, ‘’Bana ne’’ deyip sırtınızı döner miydiniz?

Adım Joel Salinas, doktorum.

doktor hataya bakar

 

Başkalarının acılarını neredeyse eksiksiz algıladığım ‘’Ayna Dokunuşu- Sinestezi’’ adlı bu durumla karşı karşıya olduğumu ancak tıp fakültesinde üçüncü sınıftayken fark ettim. Her şey o gün kalp krizi geçiren bir kişiye müdahale edilmesi sırasında olaya hazırlıksız yakalanmamla ortaya çıktı. Hastaya kalp masajı yapılıyordu ve ben onun gibi yerde yattığımı, aynı ritmik hareketlerin bana da uygulandığını, hatta solunum tüpünün boğazımdan aşağıya doğru sokulduğunu hissediyordum. Tüm müdahalelere karşın yarım saat sonra hasta öldü. İşte o an kendimi ürkütücü bir sessizliğin içinde buldum. Fiziksel duyularım tamamen yok olmuştu. Klimalı bir odadaymışım da, alet birden kapatılmış gibiydi her şey. Son bir çabayla tuvalete kaçtım, midem boşalana dek kustum. Sonrasında bütün gücümle toparlanmaya uğraşırken, beynimi hayatta olduğuma inandırmak için adeta yırtındım. İnsanın aynanın karşısına geçip kendini ölmediğine ikna etmeye çalışması çok hüzün verici bir durum. O gün karşıma ne çıkarsa çıksın bir daha asla böyle güçlü bir tepki vermemeye yemin ettim.

doktor kardeş

Tabii bu deneyim beni çocukluğumda yaşadığım olaylarla arada benzerlikler kurmaya yöneltti.

Florida’da ilkokuldayken zilin mavi ya da sarı renklerde çaldığına inanırdım. Boyama yaparken B harfi kesinlikle turuncu, 1 rakamı sarıydı. 2 benim için anaç bir kırmızı, 4 mavi renkte dost canlısı bir insandı. Dolayısıyla matematiksel olarak 2 artı 2’nin 4 etmesi olanaksız bir şeydi. Çünkü dediğim gibi 4 yalnızca mavi olabilirdi ve sevdiğim bir insandı, o kadar! Hani bazıları müzik duyduğunda tuhaf bir tat alır, ben harflere ve rakamlara baktığımda renkler görüyordum işte.

doktor anne

Renklerle kurduğum bu ilişki sayesinde öğrendiklerimi anımsama konusunda olağan dışı bir yetenek geliştirmiştim. Kelime dağarcığım, kelimeleri heceleme hızım şaşırtıcıydı. Kısacası okulun kafası karışık ama dahi çocuğu olmaya doğru hızla ilerliyordum.

Sonra başımı döndüren bu gerçeğin canımı acıttığını fark ettim. Yaşıtlarımla uyum sağlama konusunda sıkıntılar çekiyordum. Anneme durmadan beni neden sevmediklerini soruyordum. Ama arkadaşlarım haklıydılar. Karşılarında ikide bir onlara sarılmak isteyen tuhaf bir çocuk vardı. Sarılma konusunda çok istekliydim. Bu benim için tam anlamıyla ruhumu kapsayan bir şeydi. Renklerle ifade edecek olursam sarılmak gümüşi bir maviydi; sıcaklık, güvenlik ve güzellik demekti. Yani dört rakamının bana yaşattığı his gibiydi. Bu dürtülerle diğer çocuklara sarılmaya çabaladıkça onlar kaçıyorlardı. Sonunda kendi dünyama kapanmıştım. Saatlerce televizyon izliyordum. Ekranda gördüğüm her dokunuş ve hareketin gövdemde yarattığı duyguların coşkusuna bırakmıştım kendimi. Örneğin çizgi filmde Road Runner dilini çıkarttığında, ben de dilimi çıkartıyordum sanki. Çakala kamyon çarptığında aynı acı dolaşıyordu içimde.

doktor çocuk

İlk gençlik yıllarıma doğru çocukluğumdan bende kalan duygu adını koyamasam da şöyle biçimlenmişti:

Başkalarına kendilerini iyi hissettirebilirsem, bundan ben de payıma düşen mutluluğu alacaktım.

Tıp alanına yönelmem bu inançla oldu. O zamana kadar deneyimlerimden, çocukken sayıları ve harfleri renklerle tanımlama saplantımdan, bunlardan yola çıkarak insanlara sarılma isteğimden, sarılırsam birilerini iyi edebileceğim düşüncesinden kimseye söz etmemiştim. Hatta dile getirmesem de herkesin benzer duyguları az çok yaşadığına bile inanıyordum. Bu arada 3.sınıfta tanık olduğum o kalp krizi olayıyla beraber, fiziksel travma yaşayanların örneğin ameliyat masasında karnına neşter vurulan hastaların hissedebilecekleri acılar ne kadar törpülemeye çabalasam da, ayna dokunuşu süzgecinden geçerek içime akmaya devam ediyordu.

12243167_1674233122848401_5682590628937719392_n

Uzun bir hesaplaşma sürecinden sonra güvendiğim en yakın arkadaşıma bunları açıklamaya karar vermiştim.

Dilim döndüğünce anlatmıştım da.

Arkadaşım durumun ne olduğunu biliyordu ama hikâyemin benim zannettiğim gibi çoğu kişi için geçerli bir tablo olmadığını söylemişti. Özel bir durumdu bu. Sonrasında artık her şey benim mücadele gücüme kalmıştı. Hissettiklerime dayanabilmek için kendimce özel teknikler geliştirmeye başlamıştım. Örneği o anda hastanın giysisinin kollarına veya yakalarına bakmaya, bunu yaparken kendi gövdemin içinde kaybolmaya odaklanmanın etkiyi azalttığını bulmuştum. Ancak aynı zamanda “hiper empatinin” hastaları tedavi etmekte işe yaradığını da fark etmiştim. Artık hastalarımın en ufak yüz ve vücut hareketlerinden susadılar mı, acıları mı var, kalkmak mı istiyorlar hemen anlayabilecek noktaya ulaşmıştım.

siyaaa

Araştırmalarım derinleştikçe şu noktaya vardım: Beyin “budama” adı verilen bir süreçte gereksiz bulduğu bağlantıları ortadan kaldırarak duyuların karşılıklı olarak birbirleriyle özdeşleşmelerini önlüyordu. Bu onun özellikle kendi yükünü azaltmak amacıyla seçtiği bir yoldu. Ayna dokunuşu olan beyinler ‘’budama’’ konusunda kusurlu diyebileceğimiz bir yöntemle çalıştıklarından bağlantıları biriktiriyorlardı. Dolayısıyla hafızada kalan her bağlantı bir diğeriyle özdeşleşen sonuçlar doğuruyordu duygu dünyasında.

İşte benim beynimin tek kusuru ‘’budama’’ yapmamasıydı.

Peki bundan şikayetçi miyim, asla!

12299382_1677665455838501_6363764369906818366_n

Daha önce garip, farklı veya bir yalancı olarak görülme riskim artık ortadan kalktı.

Şimdi kendimi denenmiş ve bedeli ödenmiş gerçek bir yaşanmışlıkla savunabiliyorum.

Üstelik bunu bir lanet ya da lütuf olarak da görmüyorum.

Ayna dokunuşunun olmadığı bir hayat düşünemiyorum.

Onsuz, şimdi olduğum insan olamazdım.

Ve diyorum ki yalnız şifa arayan hastaları değil, Antartika’dan kopmuş buz kütleleri gibi kötülükler içinde yüzen insanları da, ülkeleri de, dünyamızı da ayna dokunuşları kurtaracak.

 

Kaynak: http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-43626860

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>