93558373_10157946898571855_26418318067892224_n-oo8pt6pncs3lzx9cviu4hvc253uv8tx5vw125aaazs

 

 

 

Eğer geceyse…

Karanlık kapkaranlıksa…

Yıldızlar bile ar etmişse, vazgeçmişse parıltılarından…

Hava kurşundan da ağırdır da ondan.

 

Duvarların gerisine çekilerek koranavirüsten korunmanın derdindeysek bile…

Kulaklarımız sağır gözlerimiz kör değilse…

Kurşun seslerini duyabiliriz, yankı yankı yankılanan…

 

Bencil ve yapay mutluluklardan sıyrılabilenlerden isek…

Hayatın anlamını sezebilenlerden isek…

Olanlar karşısında, kirimizin pasımızın arasından bir acı işler kaburgalarımızın tüm aralıklarına, kurşun girmişçesine.

Lorca derki; “Kapadım balkonumu / Duymayayım diye ağıtlar / Ne var ki boz duvarların ardından / Duyulur ağıtlar, yalnız ağıtlar.”

Bir Gamze… Bir Hatice… Kapasam da balkonumu, boz duvarlarımı deldi geçti. İkisi de bir özgürlük hikâyesi yazmayı deniyordu. İkisi de bir erkeği reddetmişti.

Gazetede gördüm, resmini basmışlar. Saçları sarı, uzun. Saman sarısı mı? Anlaşılmıyor, ışıksız fotoğraf makinesi yansıtmıyor sarının parıltısını. Gözleri yere bakmıyor, bana da bakmıyor, ufka dikilmiş. Belli, hayata dair çok sözü kalmış. Yanaklarında ya da çenesinde gamze var mı seçilmiyor, ama adı Gamze.

 

Sırtına ilk kurşunu yediğinde, yüzyılların kinini taşıyan o bıçak boğazına dayandığında…

Yarılıp yer kimse girmedi içine.

Ahhh!

 

Gamze yere düştükten sonra…

Hep olanlar bir daha olduktan sonra, “ağlattın bizi” dedi, Gamze’yi öldüren sistemin paydaşı olan bir ağız.

 

Emsalsiz cumhuriyetimizi hurdalığa çeviren tiranın tetikçisi, ağlamış.

Ağlamışmış. Ağlaması sahte.

Dindarmış. Dindarlığı sahte.

Siyasetçiymiş, sahtenin sahtesi. Naylon.

 

Daha birkaç gün önce, “çocuklarım aç” diyen bir anneye, “geber” diyen kamu görevlisinin sureti o.

Kıstırılmış erkekliğin kurbanlarının beslediği karanlık sofralarda, kadın eti yiyip çocuk kanı içen bir ideolojinin naylon temsilcisi o. Ondan çok var.  Tiranın hurafeye batmış düzeninin emrinde çoğaldıkça çoğaldılar. Sapkın söylemlere göz yuman hatta teşvik eden, sayısız kadının ve çocuğun katilini vicdanında zerre kadar yük duymadan daha bir gün önce salıveren siyaseti onlar üretiyor.

 

Ahhhh!

 

Aynı yerde aynı yeşilin aynı mavinin aynı güzelim ormanların ve dağların gölgesinde daha yeni daha birkaç gün önce bir tabanca kurşunuyla vurulmuştu Hatice. Haber başlıklarında “başından vurulan kadın” diye görünür olmuştu.  Onun da resmini gördüm, koranavirüsten arta kalan bir sütunda.  O da uzanmış upuzun yatıyordu caddenin orta yerinde. Korumaya alınmıştı cansız bedeni, kimse yaklaştırılmıyordu yanına.  Güvenlik çemberindeydi. Canını koruyamayan kirli düzen bedenini çevrelemişti. Koruyordu esen yelden.

 

Dik yamaçlı vadilerin dağların yaylaların platoların vadilerin göllerin köprülerin kalelerin çavlanların coşkun akan derelerin ağlar mı Rize, Anzer balın tatlı mı hala? Ya yıldızların, yıldızların parlar mı? Ay dolunay olur mu artık senin gökyüzünde?

 

Yüz yıl önceydi.

Onbaşı Halide Edip Sakarya vadisinde savaşın izlerini sürüyordu. Sivrihisar yolundaki Mülk köyünde, taşların üzerine oturmuş not almaktaydı. Kadınlar yıkıntılar arasında hasta çocuklarla dolaşmakta, bazıları da yatmış ekinlerin arasından bir şeyler çıkarıp çocuklarının karınlarını doyurmaya çalışmaktaydı.” Kerem Dede’nin karısı Fatma Nine bir soru sormuştu onbaşı Halide’ye; “Ah evladım, ne oturup da yazı yazıyorsun? Boğazları kesilmiş bir halk için yazı yazmak neye yarar?”

O gün boğazları kesilen o halk, boğazını kesmeye kalkışanlara unutulmaz bir şamar indirmişti. Aydınlığın muştusunu vermişti tüm dünya ezilenlerine.

Bugün olanlar kadın erkek eşitliğinin de muştusunu veren o aydınlıkla, derin bir tarihsel hesaplaşmadan başka bir şey değildir.

“Boğazlanan” bir halkın kurduğu rejimin düşmanları boğazlıyor kadınları.

Fatma ninenin yüz yıl önce sorduğu soruyla sorarsak; bugün, boğazları kesilmiş kadınlar için yazmak neye yarar?

Yeniden aydınlığın muştusunu verebilir miyiz, kabirlerinde bizi kargışlayanlara?

Behice Boran’la son vereyim bu ağulu anlatıya;

“Bir gün,

Fırtına dindiğinde,

Ve gökyüzü tekrar safir camgöbeği mavisindeyken,

Biz bir tepenin üstünde oturarak,

Seyredeceğiz güneşin öfkeli kırmızısını,

Erimiş kurşun denizine batarken.”

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>