82145763_10157333335717562_895943835941601280_n-onaecik3quw2ga3te8judeitcrpgp8mc8t2itkafc8

 

 

 

Aylardır oldukça fazla sayıda yarım yazım ve yazmam gereken konu var, ancak hiç birinin aciliyeti olmadığından öylece duruyorlar.

Şimdi var mı?

Yine yok, ama ben aklıma gelenleri döküvermek istiyorum. İlerde baktığım zaman, bugünlerin ruh halini anlamama yardımı olur diyorum. Biliyorum olacak, çünkü lise sona dek tuttuğum günlükler, sonradan baktığımda, kendimle yeniden tanıştırdı beni. Yazmalı diyorum, aklımızdan geçenleri, sevinçleri, üzüntüleri, kaygıları, merakları, duygularımızı, kızgınlıklarımızı…öylece oraya bir not düşüversin hayat, ne olacak ki?

Tam da bu noktada, ne yazarsa yazsın, güzel yazan insanlar var tanıdığım, ancak yazdıklarını kaydetmeyen, yedeklemeyen, öylece sayfalarda akıp geçiren… kızıyorum onlara. Neyse ki artık sosyal medya kaydediyor onları. Yok olup gitmeyecekler o güzellikler.

İnsanların öncelikle kendini, sonra da yaşadıkları ortamı, dünyayı sorguladıkları dönemler olur zaman akıp giderken…Bazen ilki bazen de ikincisi sebeptir bunu yapmak için. Herkes gibi benim de oldu böylesi dönemlerim. Ama öyle psikiyatrların dediği gibi filanca falanca yaşta ilişkinin ya da evliliğin falanca yılında değil, kendi koşullarımın getirdiği zamanlarda. 18, 28, 36, ve 40’lı yaşlardan sonrası… En yakın 3-4 yıl ve bugünlerde içimi kaplayan  darmadağınıklık durum diyebilirim.

Ama bu pek çok söylemdeki  gibi “geleceğin dünyasına ilişkin tahminlerden hatta iddialar”dan kaynaklanmıyor.

Bir kez daha akan zamanı hayata dönüştürmenin ne kadar kıymetli olduğunu kavramanın telaşındayım.

Zaten biliyordum ama iyice pekişti. Zaman zaman unutuyor insan bunu. Ancak bir hastalık, bir yoksunluk oluyor yeniden hatırlayıp ona sımsıkı sarılmamızı sağlayan. “Keşke” yi sevmez bazılarımız, oysa ben arada diyorum. En canyakanı, karşısında çaresiz kaldığım sorunlar ve sebebi olmadığım sıkıntıları yaşamak, başkalarının insafına kalmak, bir hastane odasında soluksuz ölmek gibi. Son günlerde tüm aklımı işgal eden duygu bu. Eminim çoğunuz da böyledir, bilmiyorum.

Sıkıcı günlerden geçiyoruz.

Ne olduğunu, nasıl davrandığını çok da bilmediğimiz, gün be gün bir şeyler öğrenmeye çalışıp , savaşmak zorunda olduğumuz, kendi küçük ama etkisi büyük bir düşmanımız var. Corona…

Onunla yatıp, eğer uyuyabilirsek onunla kalkıyoruz.

Ne zamana dek gündemde kalır hiç bir fikrimiz de yok. Belirsizlik insanı en çok sıkan, yoran, bunaltan bir durum. Evde kalıp sevdiklerimizi görmekten kaçınarak, kimseye yakın durmadan, dokunmadan, sarılmadan, öpmeden, yüzyüze konuşamadan, sağlıklı kalmaya çalışarak geçirmek zorunda olduğumuz bir period olacak bu. Geçecek elbette… Ne zaman, bilmiyoruz. Adeta bir gerilim filmi izler gibi haberleri izliyor, korkunç manzaralar görüyor, okuyoruz.

Evde kalmak gerekiyor, çok zorlanmadıkça çıkmamak… Normal zamanlarda eve ayırdığım zamanların edimi bellidir, rutin temizlik, yemek, ablamla biraz sohbet, kedilerle uğraşmak, uyumadan önce okumak gibi. Daha da çok zamanım varsa evde geçirecek; dikişler, takı işleri, boyamalar, mutfak denemeleri, çiçeklerle uğraşmak gibi küçük dokunuşlarım olur yaşadığım günleri dolduran… Daha daha çok zamanım varsa da, her zaman yaptığım bir şeyi yapıyorum yine. Anıların orasını burasını deşmek, bazı şeyleri görüp sevinmek, bazılarını görüp duygulanmak, bazılarını da artık gereksiz diye damgalayıp onlardan kurtulmak.

 

Dün oğlumun odasındaki bir rafta bebekliğine ait en sevdiği müzikli oyuncağını gördüm. Sanırım onu koyduğum yerde bulmuş, gereksiz görüp bir kenara itmiş, muhtemelen atalım diye, hiç dikkat etmemiştim. Oysa ne çok severdi onu… Pembe renkli bir döner dolap. Aslında duvara ya da karyolaya asılan bir uyku çıngısı. Dönerken mekanik bir müzik eşliğinde çalışırdı. İpi kopmuş, artık elle müdahale etmeden sesi çıkmıyor. Oğlumun bebekliğini sürdüğü doksanlı yıllarda en güzel oyuncak mağazalarında satılırdı bunlar… Beyoğlu’nda. İki taneydi, birini bir bebeğe verdim sonradan, bunu vermeye kıyamamıştım. Çin malı bir oyuncak… Her şeyi yaptıkları gibi, bu konuda da iyiler tabii… Kötü kalite ve ucuz olanlarını ayrı tutuyorum elbette.

Oyuncaklar ne kadar da önemlidir hayatımızda. Hiç oyuncağı olmayan çocuklar bile kendilerine arkadaşlık edecek oyuncaklarını bir şekilde icat ederler.

Benim ilk oyuncaklarımı babam yaptı.

Ahşaptan, el emeği.

Bazen da onlara tellerle hareket kazandırırdı, bir dönme dolaba yaptığı gibi.

Yani benim de bir dönme dolabım vardı; anneannemin yaptığı bezbebeklerim ve annemin yünlerden ördüğü bebeklerim de; ilkokula gittiğim yıllara dek en yakın arkadaşlarımdı onlar. Sonradan plastik bebekler, toplar, daha pek çok şey çıktı gelişme sembolümüz olan(!) kimyasal alaşımlardan. Çok sevdiğim ve ablamla ortak kullandığım bir yeşil eşeğimiz de vardı. Sonradan ibrikler, düdükler, toplar girdi ablamla ikimizin oyun hayatına.

 

O yıllarda pek havalı oyuncaklarım da oldu, Mardin’de orduda çalışan dayımdan. Sevgili dayım, en güzel oyuncaklarımı hep o getirmişti. Hele bir yürüyen ördeğim vardı ki, kimselerde görmemiştim benzerini. O oyuncakların hepsi  Çin malı idi ve kaçak olarak yurda giriyordu. Dayım Mardin’deydi, oraya nasıl geliyorsa o şeyler, bilmiyorum artık… Babam kızardı bu kaçak oyuncaklara, daha doğrusu yabancı ülkelerin ürettiği hiçbir şeyi sevmezdi.  Nereden görmüş, duymuş ya da akıl etmişti bilmem, oyun tahtalarımızı yapmıştı eliyle. Geometrik şekillerde kesilmiş, şimdiki logolara benzeyen ve kendi boyadığı rengarenk şeyler…Büyük oğluma da benzer oyuncaklar üretti, hatta bir de uçak yapmıştı ona, saklıyorum.

Yaşadığı müddetçe yerli mal sevgisi eksilmeyen bir kuşaktandı babam.

Doğaldır ki o artık yok, ama ölene dek bazı konularda idefix kaldı. Özellikle sabit fikirli yazmadım. Bu tarz yabancı kelimelere de kızardı.

Çin deyince, hep ilgiyle izledim orada olup bitenleri. Onlar da çok aşamalardan geçtiler. doğrusu verdikleri mücadeleye saygı duyuyorum. Akla gelen her şeyi yaptılar, helal olsun. Kulaklarımıza taktığımız küpeleri yaptıkları gibi, kullanılmış prezervatiflerinden de, o küpelerin arkasındaki sabitleme aparatını ürettiler. Kestikleri saçları bile organik bir jel olarak yediğimize içtiğimize kattılar. Hele bir Çin tuzu var ki, neye konsa tadından yenmez. Evimizdeki halılara, mutfağımızdaki tabak çanağa ve benzerlerine, yiyeceklere kadar akla gelen her alanda hayatımıza dahil oldular. O güzelim bembeyaz koca dişli sarımsakların Kastamonu’dan geldiğini düşünenimiz yoktur sanırım. Zaten her şeyin üstünde kökeni yazıyor ya, nerelerden neler yiyoruz artık. Ama bağışıklığımı güçlendirsin diye yediklerim onlardan değil, alışık olduğum yerli sarımsak her zaman tercihim.

Tüm bunlardan sonra sakın ola ki Çin hakkında kötü düşündüğümü sanmayın. Tekrar edeyim, bilakis, onları takdirle karşılayıp teşekkür ediyorum. Dünyaya nelerin başarılabileceğini gösterdiler. Ne koşullarda yaşadıkları tartışılır da, çalışkanlıklarına, dirençlerine kimse söz söyleyemez. Onca insanı düşünüyorum da, gerçekten zor, belli bir düzeni oturtup bu denli üreten bir hale gelmek. Gerçekten aşkolsun. Coronayı da yenme aşamasındalar, hatta yendiler denebilir. Salgını durdurdular artık, dünyaya yardım ediyorlar. Bize de ettiler zaten. İnsanlar onların yedikleri şeyleri eleştiriyorlar, ben de şaşıyorum tükettikleri şeylere ama onca nüfus… Keşke vahşi hayata bu denli dokunup haşır neşir olmasalardı …

Facebookta arkadaşımın bir sözü vardı bugün:

“Kim derdi ölümümüzde bile MADE IN CHINA yazacaktı” diye.

Tabii tam kestiremiyorum. Yani olmamasını dilerim. Neyse güzel şeyler düşünelim. Sağolsunlar, vefalılar da. Haber doğru mu, değil mi bilmiyorum ama yolladıkları test kitleri Atamın iyiliğinin karşılığı diye yazıldı çizildi. Şu ikinci virüsü de atlattılar mı, geçmiş olsun… Sağlıklı günler diliyorum onlara ki, dünya da sağlıklı olsun. Amin.

Hepimize sağlıklı günler, nasıl başarılacaksa artık. Ben yurttaş olarak elimden geleni yapıyorum ama diğerlerimiz? Onun öyle olmadığını biliyoruz. Yine de sağlıklı günler diliyorum. Artık nasıl olacaksa …

Bu günlerde de en iyi sığınak sanattır her zamanki gibi.

Şiirle dokunalım sanata, İki güzel şairimizle… Umutlanalım, iyimser olmaya çalışalım…

“UMUT YAPRAKLARI

Öyle bir ilkyaz ol ki korkut yaprakları,

Öyle bir son yaz ol ki tut yaprakları,

Sararıp dökülürken güz rüzgarlarında

Ardında savrulsunlar, unut yaprakları.

Sevinçlerinde onlar vardı, hüzünlerinde onlar

Seninle yeşerdiler, seninle soldular..

Olsunlar senden sonra da umut yaprakları.”

-Özdemir ASAF

……….

“UMUŞ

Bütün iyi kitapların sonunda

Bütün gündüzlerin, bütün gecelerin sonunda

Meltemi senden esen

Soluğu sende olan

Yeni bir başlangıç vardır

 

Parmağını sürsen elmaya, rengini anlarsın

Gözünle görsen elmayı, sesini duyarsın

Onu işitsen, yuvarlağı sende kalır

Her başlangıçta yeni bir anlam vardır.

 

Nedensiz bir çocuk ağlaması bile

Çok sonraki bir gülüşün başlangıcıdır”

 

-Edip CANSEVER

 

#EvdeKalın , iyi kalın…

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>