1451464_660862783948655_2057806516_n

 

 

 

 

Her şey gelir, geçer ve biter sevgilim.

Bitmeyen tek şey dünyanın varlığı ki, o da belki zaman dışı bir boyutta, aklımızın almakta zorlanacağı koşullarda, evrenin sonsuzluğunda toptan kaybolacak.

Binlerce yılda kurulmuş sayısız uygarlığın birbirinin içine geçmiş izlerinin, milyarlarca yıl sonra alev topuna dönmüş bir gaz kütlesinin içinde yok olacağını hayal etmek neyle, nasıl açıklanır bilemiyorum ama bu gerçek beni fazlasıyla etkiliyor.

Kabul ediyorum, çok aptalca bir kaygı bu. Ne var ki aklımdan geçenlere engel olamıyorum. O cehennemde, dünya ve hayat zerrelerine bölünerek yok olurken en çok izleri yüreklerimize kazınmış roman kahramanlarının bir toz bulutuna dönüşeceği düşüncesi irkiltiyor beni. Raskolnikov’un, İnce Memed’in, Anna Karenina’nın, Emma Bovary’in, Quasimodo’nun, Ruhu Terbiyesiz Adam’ın evrende yok olacağı gerçeği içimi acıtıyor.

Üstelik büyük yok oluş öncesi daha şimdiden kitapları işlevsiz hale düşüren sanal dünyanın saltanatına teslim olmuş durumdayız.

Tek tuşa dokunulduğunda açılan sayfalar dolusu yazının yarattığı karmaşayı, bir kitabın insanı içine çeken sakin duruşuyla kıyaslamak mümkün mü? Elektronik bir düzlemde imleç yardımıyla yukarıdan aşağıya doğru hücum eden cümlelerin, paragrafların, sayfa sayılarının gözün algılama hızını aşan bir telaşla harfleri ekrana fırlattıkları günlerden geçiyoruz. Yakın gelecekte kütüphanelerin raflarını dolduran kitapların, insanlığın kültür mirası adı altında hayatlarımızı terk edip müzelere tıkılacağını; o müzelerin ve dijital ortamdaki sayısız kaynağın da yeryüzü alev topuna dönüştüğünde (bu milyarlarca yılı bulmayabilir çünkü arsızca bitiriyoruz toprağı, suyu, havayı) buharlaşacağını söylerken, başka bir noktaya doğru ilerliyor düşüncelerim.

Her şey anlık.

Örneğin ben bahçedeki Tahsin Çınarı ile öğünüp dururken, caminin avlusundaki yüzyıllık koca çınar hastalandı, çürüyor. Köylüler ağacın çevresine devasa bir çukur kazıp köklerini ilaçlasalar da; çıkarılan toprağın yerini karışımı güçlendirilmiş gübreyle doldursalar da pek işe yaramayacak gibi görünüyor.

Ağaçlar da yaşlanınca ölüyorlar sevgilim.

Geriye yalnızca onların gölgesinde edilen sohbetlerin, kurulan hayallerin, paylaşılan acıların, kabından taşan mutlulukların, içilen çayların, serin suların izi kalıyor. Hayata böylesine kol kanat geren o görkemli çınarın ömrünü evrenin sonsuzluğuyla kıyaslandığımdaysa, yine bir hüzün kaplıyor içimi. An geliyor o uçsuz bucaksız boşlukta kökler gevşiyor, gövde çürüyor, yalnızca izler kalıyor geriye.

Anlardan izlere doğru ilerledim; şimdi beraber geçirdiğimiz o tek gecenin geride kalan izlerine tutunarak sana ulaşmayı denesem başarabilir miyim acaba?

Bir romanı tasarlarken anılarda yer etmiş izler ne kadar güçlüyse, masanın başına oturulduğunda sözcükler de öylesine hızlı akar. Hayatın izlerini hiç ayrımına varmadan biriktirme, çöplerden kağıt, plastik toplayanların yaptıkları işten daha ağır ve karmaşık bir süreçtir. Kağıtlar, plastikler toplandıkça düzenlenebilir; oysa izler hafızaya atıldıkça tavan arasına bırakılmış eski eşyalar gibi üst üste yığılır kalır; görüntülerden, seslerden, fısıltılardan oluşan balta girmemiş bir ormana dönüşür her şey. Sonra arada bulasın istediğini. Hayatımın denizde kum tanelerini andıran, üzerine geçmişin kokuları sinmiş izleri arasında senden kalanlar ne yazık ki çok az.

Az ama ‘O geceyi yazmalıyım.’ dedirtecek kadar etkileyici.

Sanrım bunun nedeni birbirimizin kalbini kıracak, yalan söyleyecek kadar uzun soluklu bir yolculuğa çıkmaya fırsat bulamayışımızdı. Gelişin ve gidişin arasındaki zaman dilimi öylesine kısaydı ki, ikimiz de kendimiz olmaktan öteye bir şey yapamadık. İnsan kendisi olduğunda bayramlık çocuklar gibi en temiz, en saf haline bürünüp, en zararsız sözcüklerle anlatıyor içinden geçenleri. Meğer hep aklımdaymışsın ve başından bu yana hep tanıyormuşum seni. Bunu yalnızca bir defa gerçekleştirebildiğimiz konuşmalarımızı sonradan anımsadıkça çözdüm.

Dağda köpekler havlıyordu gece; onlar sustuğunda cırcır böceklerinin sesi giriyordu araya. Aşağıdaki erik ağacına doğru yürüyüp saatime bakmıştım, birazdan gelecektin. Köyün hemen arkasındaki çamlıkta kamp kuran dağcılık ekibiyle beraber sabah kalabalık bir grup halinde sokaktan geçerken görmüştüm seni. En arkadaydın. Ağacın bahçeden yola doğru sarkmış dallarındaki eriklere bakışın nasıl da çocukçaydı. ‘İster misiniz?’ diye sormuştum, ‘Hiç sorulur mu?’ demiştin gülerek. Sonrası çorap söküğü gibiydi: Bahçe kapısından girişin, topladıklarımı iştahla yerken ağacı dikkatle inceleyişin, ‘Köyün en güzel erik ağacı, üstelik hikayesi kendinden daha lezzetli.’ dediğimde ‘Hikayelere bayılırım.’ deyip yüzüme bakışın; hepsi ama hepsi seni daha önceden tanıdığım duygusuyla iç içeydi. O nedenle hızla gelişti her şey; o nedenle sırt çantana biraz daha erik doldurup ayağa kalktığında ‘Şimdi ekiptekilere yetişmem gerekiyor ama akşama buralardaysanız hikayenizi dinlemeye gelebilirim.’ dediğinde içimde tarifsiz bir sevinç kıpırdamıştı.

Sözleştik ve gittin.

Gece bahçede erik ağacının orada beklerken geleceğinden o kadar emindim ki, uzaktan yaklaşan ayak seslerini duyduğumda şaşırmadım. Uçan kuşa bile havlayan köpekleri nasıl sakinleştirdiğini, onları uslu uslu peşine takıp nasıl geldiğini de sormadım, ilk tanışmaların merak edilen kalıplaşmış sorularını da.

Sen de aynı şeyi yaptın.

Dangalakça soruları dangalakça hayatları olanlara bıraktık: Kimsin, adın ne, evli misin, seçimlerde kime oy verdin, ne iş yapıyorsun, hobilerin? Hayır hayır, kişilerin düşüncelerini, birbirlerine karşı yakınlaşabilecekleri alanları, beraberce atılması mümkün adımları sınırlayan; durulması gereken noktaları belirleyen; öyle değil de böyle yaklaşılması gerektiğini buyuran; aidiyet, milliyet, inanç testinden geçiren; doğruları yanlışları kategorize eden, cinsiyet duygusunun ille de altını çizen ne varsa kıyısından dolanıp, erik ağacının yanından yukarıya çıkan taş merdivenlere çöktük.

Bir kadınla hiç beklentiye falan kapılmadan geçen ilk ve son gecem oldu bu.

Hastalıklardan önce beklentiler öldürüyor ilişkileri sevgilim.

Kimseden bir şey beklemeyeceksin.

Sahiplenmek, üzerinde hak iddia etmek, deli divane olmak, kur yapmak, baskı uygulamak, kırılırım havasına bürünmek yerine yalnızca anlamaya çalışmak, hepsi bu kadar.

Kentlerin insanın en masum gereksinmelerini bile bazen ulaşılmaz kılan, hırs haline dönüştüren, gelecek için beşin üstüne on, onun üstüne yirmi koymayı zorunlu kılan, hemen yan dairedeki komşuya ısı geçirmez duvarların ardından bakan yaşam biçimini terk ettikten sonra buraya yerleştiğimiz günlerde yaptıklarımı, erik ağacını büyütürken öğrendiklerimi sesini hiç çıkarmadan, merakla dinledin. Yazının hayatımdaki yerinden söz ederken daha bir dikkatle baktın yüzüme. Bu geceyi de yazmayı kafama koyduğumu söylediğimdeyse ‘Keşke ben de yazabilseydim .’ dedin. O sırada daha çok kendinle konuşuyordun sanki. Ertesi sabah uyandığında geceye ilişkin ayrıntıların gerçekliğini sorgulayacağını; anlattıklarımın ülke koşullarıyla, bu koşulların yarattığı insan yapısıyla bağdaşabilir şeyler olmadığını ama uzun dağ yürüyüşlerine de aynı kaygılar nedeniyle başladığını itiraf edercesine sayıp döktün.

Peki mutlu muydun? Hayır!

Ya mutsuz? Hayır!

İki uç noktadan da uzak durmaya çalışıyordun, hatta mümkünse bütün uçlardan. Meraklanma sırası bendeydi bu defa. Uçlar arasında kalan duygu soğuk, madeni bir şey değil miydi? Hayır, ille de kuşlar gibi kanat çırparak gökyüzünde delicesine uçmak ya da hızla düşüp yere çakılmak gerekmiyordu. Uçlar hayal kırıklığına sürüklüyordu insanı. Duygularda, isteklerde, beklentilerde arsızlık tehlikeliydi. Bunları defalarca kırıldıktan, parçalandıktan sonra öğrendiğini, şimdi o uzun dağ yürüyüşlerinde kırılan parçalarını yapıştırmaya uğraştığını söylemiştin son olarak.

Hiç öyle olmamıştım, olamamıştım. Hissettiklerimde hep arsızdım ben. Arsız olmasam yazamazdım, hatta yaşayamazdım da. Uçlarda gezinmek yerine, duygularda biraz tutumlu olmayı denememi önermiştin. Ardından ‘Ama arsızlık sana yakışıyor galiba.’ demiştin gülerek.

Kısacık bir zaman diliminde kolayca unutulmayacak basit, abartısız ama farklı izler bırakmıştık hayatlarımızda. Milyarlarca yıl sonra dünya evrenin sonsuzluğunda kaybolurken bu izlerin de kaybolacağını söylediğimde hemen sözümü kesmiştin. Sana göre hiçbir anlamı yoktu bunun. Göremeyeceğimiz, bilemeyeceğimiz bir gelecek için yas tutmak mutsuzluk nedeniydi. Öte yandan yaşadığımız koşullardan mutluluk üretmeye çabalamak da aptalcaydı.

Bir sessizlik girmişti araya.

Ne kadar oturmuştuk bilmiyorum ama, epeyce geç olmalıydı.

Onunla gelmemi istememişti.

Vedası içine gizlenmiş gözlerle bakmıştı bahçe kapısından çıkarken.

Öylece kalmıştım merdivenlerde, izlerle.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>