67226510_633474247138859_1639271691261575168_n

 

Eriklerden meyve suyu yaptı Peri.

Buzdolabının raflarına dizdiğimiz şişelerden ilk bardağı şimdi içtim, inanılmaz lezzetliydi.

Köyün hatta belki de dağın en lezzetli erik ağacı bu. Üstelik dolgu toprakta yetişti. Evden aşağıya doğru taraça biçiminde üç set halinde uzanan bahçenin dibinde, sokağa bitişik taş duvarın köşesinde nazlı bir gelin gibi dalları salkım saçak dikiliyor erik ağacımız.

Ağaçların hikayelerini bilmek, gelişimlerini izlemek, onlarla beraber ya da onlarsız anılar biriktirirken zamanı sonsuz bir boşluğa doğru bırakıvermek kolayca ulaşılacak bir duygu değil. Ağaçlar kendilerini yakından tanıyanların çevrelerine hayatın akışı içinde herkesin göremeyeceği incelikte izler bırakırlar. Bendeki ilk iz, boyu zar zor bir metreyi bulan fidanı dikerken nasıl olsa tutmayacak düşüncesiydi. Şimdiki gibi dağa rahatça gidip gelemediğimiz günlerde fidanların sulanması, diplerinin çapalanması, kökleri saran ayrık otlarının, dikenlerin temizlenmesi hep sorundu. Bu gerçeği kavrayıncaya kadar bir yığın narin bitkiyi toprakta kuruttuk. Biz uzaklardayken bahçeyi sular mısın diyeceğimiz bir komşumuz o zaman yoktu. Şimdi var ama sorun komşudan öte köylünün çiçekle, böcekle ilgilenecek zamanının olmamasında. Herkesin ekip biçtiği tarlası var. Bunların işlenmesi yeterince zaman aldığından onlara bizim bahçeyi de sulayıverin demekten çekindik hep. Sonuçta kendi kendine yeten ağaçlar ve bitkiler kaldı bahçede; yani güçlü olanlar, az sulamayla yetinenler, toprak nasıl olursa olsun köklerini diplere salmayı becerenler.

 

67403788_397793300844397_3103981815531044864_n

Bahçede kurmaya çabaladığımız denge, güçlü ağaçların kışın birkaç ay topraktan kalkmayan karla, sonbaharda yağan yağmurlarla yetinebildiklerini öğrendiğimizde kendiliğinden kuruldu. Bu arada yazın dağda kalabildiğimiz günlerde tabii ki onlarla ilgilendim. Erik ağacı iki üç yıl kendini toparlamak için mücadele etti. Burada temel sorunlardan biri de esmeye başladığında ortalığı birbirine katan şiddetli rüzgar. O nedenle meyve ağaçları toprağa kolayca tutunup gelişemiyor. Kökleri, gövdesi sağlam olanlar ancak dayanıyor. Bizim eğimli olduğu için taraça biçiminde düzenlediğimiz bahçede en alt sete diktiğimiz meyve ağaçlarının şansı, tepelerden esen rüzgardan korunabilmeleriydi. Üstteki iki setin taş duvarları ve onları kuş bakışı gören evin çatısı altta önceden hiç hesaplayamadığımız korunaklı bir alan oluşturdu.

Böylece nazlı erik biraz da şansına büyüdü. İlk meyvesini verdiğinde çocuklar gibi sevindik. O aşamada henüz dalları sağa sola saçılmadığı için varlığını köydekilere hemen hissettirmedi. Bugün artık sondaki setin üstünde gövdesi epeyce kalınlaşmış, dalları duvarın üstünden sokağa doğru sarkmış devasa bir şeye dönüştü. Bahçe kapısından girildiğinde sahanlığın üstünü bir şemsiye gibi kapatan yemyeşil yapraklı dalların oluşturduğu gölgedeki serinlik tarifsiz güzel. Köyde bahçesi olan tek ev bizimki. Evlerin girişlerini kaplayan alanlar odunluk olarak kullanılıyor. Ağaçlar hep kesilmiş. Orman bir çanağın sırtlarına kurulmuş olan köyün dışında. Bizim erik ağacının bahçeden sokağa uzanan dallarının gölgesi, arkadaki tarlalara, ormana giden kadınların uğrak yeri oldu. Ağaçlardan bizi fark edemedikleri için kapının önündeki merdivenlere biraz çöktüklerinde küçük dedikodular bile dinliyoruz bazen. Ama en güzeli belki de yüz yıldır bu köyde yaşayıp yapmayı akıl edemedikleri gölgeliği, bizim on yılda kurduğumuz bahçenin dibinde bulmaları.

Yok akıl edememek demeyelim, sevgisizlik daha doğru bir tanım. Köyün sırtlarındaki tepeler kesile kesile çırçıplak kalmış, sonra tarlaya dönüşmüş; şimdi parası olanların villaları yükseliyor oralarda. İnsan bir süre sonra ağacı, ormanı göre göre kanıksıyor mu, hatta bıkıyor mu acaba? Sonra kes, sonra sat, sonra ye. Konu komşu, hemen hemen herkes aynı şeyi yaptığı için kesmek ve satmak olması gereken bir seçeneğe dönüşüyor. Biz bu seçenekle hiç tanışmadığımız için sevdik erik ağacını.

Mayıs ve haziranda yemyeşil, kütür kütür oluyor erikler. Isırırken çekirdeğinden ayrılan parçaların sesini duyuyorsunuz, dişlerinizde küçük kamaşmalar. Ağacın gölgesinde serinleyenlerin hepsi köyün en güzel eriği bu diyorlar, derken de şaşırarak bakıyorlar dolgu topraktaki ağaca. Bakarsan bağ bakmazsan tarla olur diyorum içimden.

Başka şeyler de söylüyorum, ki en az erikle ilişkimiz kadar önemli. Yazı serüvenim ağustosa doğru ilerlediğimiz şu günlerde güneşte balladıkça koyu sarı bir renk alan erikleri toplarken başka yöne doğru evriliyor; içi çürümüş sözcüklerden, onları tetikleyen yapay, sıradan seslerden, sesleri metalik bir tona dönüştüren duygulardan, hesap makinesi ayarında çalışan kalplerden uzaklaşıyorum. Bazıları ballandıkça patlamış sarı yuvarlaklardan ellerim yapış yapış. Kaç torba topladım, toplarken içimde hastane mikrobu kapmış neşter yarasındaki irin gibi kokan kaç duygudan arındım, uzaklaştım, uzaklaştım; kendimi kaybetmek üzereyken sendeleyip aceleyle bir dala tutundum. Uzaklarda, dağın ovaya doğru hafif bir eğimle inen yamaçlarından, buğulu bir renkle belli belirsiz uzanan Apolyont Gölü’ne uzanan çizgiye baktım.

 

67256925_354041185290182_7628906299123564544_n

Dağdayım, ellerim yapış yapış.

Ülkeyi kurtarmaktan; geçmiş yıllarda yaşanmış kahramanlıklar üzerine yana yakıla övgüler düzmekten; iyileri ve kötüleri kategorize etmekten;  tartışılması bile günah, ayıp ve yasak olan, ahlak ve yüce değerler gibi kavramlar üzerine göz kamaştıran cümleler kurmaktan, insanı kahreden büyük aşklar hatırına elektro saz makamında dizeler sıralamaktan; İstanbul’la yatıp İstanbul’la kalkan dizilerden, romanlardan ve filmlerden acılar ve mutluluklar üremekten vazgeçtiğim noktadayım.

Ruhum çırçıplak, erik ağacındayım.

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>