67660466_339413486937798_571739286164996096_n

 

 

 

 

 

Burada, seninle bir gün konuşabileceğimi fısıldayan düşüncenin içine yuvalandığı ortamda saatler başka türlü işliyor.

Dağda adını bilmediğim, yüzünü görmediğim, sesini duymadığım kimliksiz hayallerin söylediklerine öylesine inanmaya başladım ki, gerçek ötesiyle aramızdaki sınır neredeyse sıfıra indi. Yani gündelik hayatın gerçeklerinden, sorunlarından, beklentilerinden epeyce uzaktayım şimdi.

Ama aslında hep böyle kandırılmaya müsait, saf, gelişmemiş bir yanım vardı benim. Ortaokulda öğretmenimizin hasta olduğu gün boş geçen derste, neredeyse bütün sınıfın azıttığı, tekme yumruk dalaştığı sırada sınıfa baskın yapan müdürün kulağından ilk yakaladığı ve tokadı patlattığı kişi olmuştum ben. Gerçi çocukların algı dünyası hep gerçek ötesine yakındır. O gün de arkadaşlarımla boğuşmaktan çok gerçekle karıştırdığım hayallerin peşinde koştuğum için, kapıda müdürü görür görmez yerlerine çöken uyanık azgınların arasında, orta yerde sipsivri kalakalmıştım. Sınıftakilerin çıkardığı bütün gürültünün bedelini tek kişinin ödemesi hiç de adaletli değildi. Daha o zamanlar edindiğim, aklım bir karış havada gezinme alışkanlığım sonraları başıma hep bela oldu. Hayaller hep kandırdı beni. Kazık kadar adamım, saçım sakalım ağırdı ama bu durum hiç değişmedi.

Üniversitede Farabi Sokak’taki bekar evimizin karşısında bulunan gazeteciden Milliyet Sanat Dergisi’ni almış kaldırımda yürürken alnımın tam ortasından elektrik direğine çarpmıştım; ki bu da çok gerçek ötesi, salakça bir hareketti. Dergide merak ettiğim bir filmin eleştirisini okurken hayallere dalmıştım yine. Gören oldu mu diye can havliyle çevreme bakınmıştım. Tabii dağda hayaller biçim değiştiriyor. Renkler, kokular, sesler başka formlara bürünüyor. Köye yerleştiğimiz, bahçeyi adam etmeye çalıştığımız süreçte ikinci setin dibinde, en alttaki eriğin hemen üst köşesine diktiğimiz dut fidanı da dikkatimin başka dünyalarda dolaştığı bir gün yaralanmama hatta sakat kalmama neden olacaktı. Önceki sonbahar gitmeden önce fidanın dik büyümesi için gövdesinden çekerek yere bağladığım ip beni nasıl da kandırmıştı. O sırada körpecik ağacın hızla büyüdüğünü ve dallarında parmak iriliğinde dutların salladığını hayal ediyordum. Bütün kış yağmurda, karda örselendiği için gövdeye bağlandığı yerden gevşeyen ipi yeniden germeye çalışırken, alttaki sete yuvarlanmıştım. İp kopmuş ve ben sırt üstü, bir buçuk metreye yakın yükseklikten aşağıya düşmüştüm. Suladığım için toprak yumuşaktı. Ama yere çarptığım anda, üstüne ağırlığım da binince soluğum kesilmişti. Eğer az daha yana doğru kaysaydım bir karış ötedeki taşa başımı çarpabilir ya da toprakta ağzı yukarı doğru bırakılmış tırmığın demirden dişleri omzuma, boynuma saplanıp kalabilirdi. Orada hiç kıpırdamadan ne kadar yattım bilmiyorum. Haftalarca ağrımıştı başımı toprağa vurduğum yer ve sırtım. Rüzgarın kesildiği, havanın çok sıcak olduğu o saatlerde bahçede çalışmamak gerektiğini böyle tehlikeli bir deneyimle öğrendim.

Akreple yelkovanın zamanı tanımlayan kendine özgü işaretleri var dağda.

Örneğin gökyüzü daha ışımadan önce horozlar ötmeye başladığında, yaz kış demeden hep aynı saatlerde akşamları patlayan rüzgar yavaşça dindiğinde artık sabah oldu diyorsunuz; köpekler var güçleriyle sokak kavgasına tutuştuklarındaysa gece yarısını çoktan geçmiş oluyor. Burada ikisi arasındaki zaman diliminde saatlerin bir önemi yok sanki. Ezanı bazen makamsız seslendiren imamın öğlen namazını okuduğu anlarda günün yarılandığını bütün köy yüz yıl önce öğrenmiş, biz de yerleştikten sonra kavradık. Römorklarında ormandan kesilmiş kütüklerle dönen traktörler güneşin batmasına yakın bir saatte evin önünden köy meydanına doğru ilerlerken hafiften ürperiyorsanız, serinlik çıkmıştır ve neredeyse akşam olmak üzeredir.

Bu zaman göstergelerine alışırsam, saatleri tanımlayan işaretleri, uyarıları içselleştirirsem senden uzaklaşır mıyım sorusunu sorduğum günlerden geçiyorum sevgilim. Üstelik koşulları epeyce farklı, beklentileri epeyce budanmış, hırsları ağaç diplerine gömülmüş, heyecanları isim ve biçim değiştirmiş bir hayatın yarattığı etkiyi de buna eklemem gerekiyor. Sosyal yaşamın neredeyse sıfıra vurduğu bir yerde, çocukluğumun gerçek ötesi dünyasına döndüğüm düşüncesine kapılıyorum bazen. Çünkü bunu gerçek ötesine en yakın olduğum, masal tadında yaşadığım çağlarda gördüm: Doğanın gücü zaman kavramını yaş, yıl, cinsiyet ve yer gözetmeksizin tek bir potada eritiveriyor.

Şimdi dağda kavurucu bir güneş var, tıpkı çocukluğumun yazları gibi. Babamın görevi nedeniyle bulunduğumuz Erzurum’dan Çorlu’ya tayinimiz çıktığında, ilçenin dışında, arka cephesi uçsuz bucaksız tarlalarla kaplı, önleri bahçeli, tek sıra halinde dizilmiş evlerden oluşan bir mahalleye yerleşmiştik.Yazın ekinler biçilirken güneşte yanmasın diye yüzlerine yoğurt sürülmüş, başları yemenili, şalvarlı fistanlı köylüleri izlerdik. Dinlenme zamanı bizimle dalga geçerlerdi. ‘’Nerede oturuyon bebe? Baban ne iş yapıyo?’’ gibi sorulara verdiğimiz her yanıtta kendilerine eğlenebilecekleri şeyler çıkarırlardı kadınlar. Ekinler toplandıktan sonra geriye kalan saman balyaları günlerce tarlada bekletilirdi. Bizim için muhteşem bir oyun aracıydı onlar. Saman balaylarının arasında ulaşılması olanaksız, sanki metrelerce yükseklikte hayalden kalelerimiz olurdu. Kurgusunu çizgi romanlardan aşırdığımız Kızılderililere karşı, yayını çeksen yarım metre gitmeyen oklarla saldırırdık. İki ev üstteki koşmuşumuzun kızı Nihal’i kalenin samandan duvarları arasında sıkıştırmıştım. Kızılderililer dağılmış kaçarken onu yığınların arkasında unutmuşlardı. Başına bağladığı ipe tutturduğu tavuk tüyü ve gözaltlarına çektiği siyah boya ile Nihal savaş esirim olmuştu. O anda ben ne kadar gerçektim ya da mahallede, okulda her gördüğümde ağzım bir karış açık izlediğim bu kızın gerçek ötesi olma ihtimal neydi?

Ah ikimizin de dizi kanıyordu sevgilim. Ekinler topladıktan sonra koyu sarı bir renge bürünen toprakta bıçak keskinliğinde kalan saplar, balyaların arasında samandan kaleler kurarken bacaklarımızı, kollarımızı keserdi. Sonradan küçük kaşıntılar eşliğinde kabuk bağlayan yaranın kuruyan kısmını çekip aldığımızda altta beliren pembe iz bize oyunun bir parçası gibi gelirdi.  Ama şimdi izler çok tazeydi ve kanıyordu. Nihal esirliği kabullenmenin heyecanıyla korkmuş gibi duruyordu. Ben hiçbir şeyi yönetemeyecek kadar şaşkın ve kararsızdım. Parmağımın ucuyla dokunmuştum kanayan yerine. Sonra nasıl olduysa o da benim dizime doğru uzatmıştı parmağını. Birbirimize dokunmak tuhaf bir etki yaratmıştı içimizde. Nihal irileşmiş gözlerle bana bakarken yanağından öpmüştüm onu. Bunu nasıl ve niçin yaptığımı bilmiyorum.

Parmak uçlarımızda kuruyan kanlarımıza bakıp güldüğümüzde zamansız bir boşluktaydık artık. Havanın karardığını, bizi merak eden ailelerimizin yollara düştüğünü tahmin edemeyecek kadar kör, saf ve çocuktuk. Babamın az ilerde soluk soluğa dikilmiş kızgın bir yüz ifadesiyle bize baktığını görmüştüm son anda.

Sevgilim eğer anlattıklarım sana masal gibi geliyorsa, bu dağda yaşadıklarımın da masaldan farkı olmadığını bilmen gerekiyor.

Şimdi sonu zamansız bir boşluğa uzanan bahçedeki merdivenlerin başındayım.

Orada masal ya da gerçek, saman balyalarının arasında dizi kanayan çocuklar gibi konuşabileceğimiz günü hayal ediyorum.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>