84020197_2545120442373562_7002667434205249536_n

1 Şubat 2020

 

Bir kediyle aynı evde yaşamayanların şimdi anlatacaklarımı kavramalarının mümkün olmadığını biliyorum. Tıpkı bizim Fırfır’ı yanımıza almadan önce diğerlerini hiç anlamadığımız gibi bir şey bu. Kardeşim ve özellikle eşi ilk gençlik yıllarından bu yana hep kedilerle beraberlerdi. Şimdi onların yaptıklarını hiç kavrayamadığımızı görüyorum. Hatta bu ilişkiyi abartılı, gereksiz, zorlama bulduğum günleri anımsadıkça Fırfır’la olan beraberliğimize daha fazla şaşırıyorum.

Kedileri anlamak asla dışarıdan bakıldığı gibi bir şey değilmiş.

O beraberliği çözümlemek için her gün tuvaletini yaptığı kumu temizlemek gerekiyormuş mesela.

Altı delikli küçük plastik kürekle büyük kaptaki kumları aşağıya eleyip topak haline gelmiş çişi, sertleşmiş kakayı çöp torbasına atarken, her gün yinelenen bu işlemden hiç gocunmamak gerekiyormuş ya da.

Hatta torbadaki kakanın onun sağlık belirtisi olduğunu bilerek mutluluk duymak da ancak beraber yaşayınca anlaşılan bir durummuş.

Çünkü bir kedinin tuvaletini zorlanmadan yapmasının değerini de kardeşimin evinde yaşananlara tanık oldukça kavradım. Geçirdiği hastalıktan dolayı (galiba raşitizmdi) bacakları kısa kalmış bir erkek kedileri vardı, Cesur’du adı. Hani gövdenin bir bütün olduğu, sistem içindeki eksik parçaların genel işleyişi olumsuz etkilediği tezi var ya, bunu Cesur’da somut olarak gördük. Bacakları kısa olduğundan gövdesi yere çok yakındı ve bu durum bağırsaklarını olumsuz etkiliyordu. Kaka yapmak işkenceye dönüştüğünden oturamıyor, dolaşamıyor rahat uyuyamıyordu garibim. Bağırsakta sertleşen dışkının yumuşaması için zeytinyağı falan içirdiler önce. Faydası olmadı. İyi bir veteriner arkadaşları vardı, birkaç gün onun kliniğinde kaldı, müdahale ettiler, Cesur iyileşti, eve döndü. Bağırsakları zorlanmasın diye arada zeytinyağı desteğine devam ettiler. Kimseye zararı olmayan, kendi halinde, sakin bir yapıya sahipti Cesur. Evdeki diğer dişi kedi Bade o koltuktan, bu koltuğa sıçrayarak adeta dans ederken diğeri açılmış iri gözlerle hep onu izlerdi. Kardeşimin anlattığına göre Cesur sakindi ama aynı zamanda akıllıydı da. Mutfağa girmeleri yasak olmasına rağmen kapıyı açık bulduklarında Bade’yi önden yollayan küçük erkek, zıplayamadığı mutfak tezgahına bir sıçrayışta çıkan dişiye oradan istediğini aldırıp afiyetle yiyiyordu. Suçu Bade işliyor, keyfini Cesur sürüyordu.

Sonra bir gün kardeşim ağlayarak aradı. Cesur yine uzun süre tuvaletini yapamayınca bir kez daha kliniğe yatırılmış, bütün çabalara karşın kurtarılamamış. Üzüldüm. Onun Bade’yi izleyen meraklı hali geldi aklıma.

Artık biz de sürekli kuru mama yiyen Fırfır için kaygılanıyoruz.

Oysa bebekliğinde yediğimiz her şeyi siler süpürürdü. Bol domatesli taze fasulyeye bayılırdı mesela. Üstünde yaralı annesinden bulaşmış kan lekeleriyle bulduğumuz Fırfır için fasulyenin yanında içine ekmek parçacıkları doğranmış süt, ufalanmış peynir, hafif sulandırılmış yoğurt o koşullarda, ölümle burun buruna gelmiş bir bebek için ne mucize gıdalardı. Köyde bulması mümkün olmayan bu yemekleri iştahla siler süpürürdü. Sonra belki de bizim yanlış seçimlerimiz sonucu paketlenmiş kuru yemlere doğru bir yönelme oldu. Aman daha iyi ve dengeli beslensin kaygısıyla sorular sorduğumuz her satıcı birbirinden kaliteli, besleyici, vitamin ve mineral yüklü mamalar tavsiye etti bize. Kuru mamalar tuz oranı yüksek olduğundan böbreklere zarar veriyormuş sorumuza mamacılar, zararı neredeyse sıfıra yakın sağlıklı gıda söylemleriyle aklımızı karıştırdılar. Hatta şimdi kumunu ve yemini aldığımız yerin sahibi öyle bir hikaye anlattı ki gönlümüz huzura erdi. Güya mamayı üreten firmanın yetkilileri ürünün ilk tanıtımında tabağa koyduklarını önce kendileri yemişler. Bunu duyduğumuzda rahatladık, bir güven duygusu uyandı içimizde işte.

Sonra kardeşimin uyarısıyla ev yemeklerine yeniden geçişi denedik. Cesur’un hayattayken hindinin haşlanmış göğüs etine nasıl saldırdığının tanığıyım, onu denedik. Bizimki burnunun ucuyla kokladığı tabağa geriye çekilip şöyle bir baktıktan sonra hindinin semtine uğramadı. Akşama kadar dokunulmadan kalan parçayı, yaz kış yan apartmanın arkasında yaşayan kedilere attım, anında silip süpürdüler.

 

3 Şubat 2020

 

Ruhumuz onunla beraber değişime uğruyor sanki.

Bazen düşünüyorum, hayatımız çok mu boşluklarla doluydu da Fırfır geldi ve tek tek onları küçük patileriyle eşelenerek kapattı; ya da biz zaten istediğimiz gibi giden çoğu şeyin yanına bir kediyi yerleştirerek günlerimizi daha anlamlı hale mi dönüştürdük? Varlığı öyle görünmez bir çizgi gibi ipincecik yerlerden geçerek gündelik yaşamımıza sızıyor ki, mesela bunun boşlukla bir ilgisi olamayacağını düşünüyorum.

Öncelikle temel ilke şu: Yumuşak, sevecen, anlayışlı olacaksın.

Bir kedi yüksek sese, gerginliğe, höt zöte asla tahammül edemez.

Bunu yapan çocuk da olsa anında karşı atağa geçiyor. Arda ve Meriç’in oyun oynadıklarını sanarak üzerine oyuncaklarını atmaları, bağırarak kovalamaları, köşeye sıkıştırıp korkutmaları Fırfır’ı onlara karşı agresifleştirdi. Geçen sene Meriç dağdaki evde salonda oynarken koltuğun altından fırlayıp yüzüne pençesini sallayan bıyıklı prensesimiz az kalsın gözüne zarar verecekti. Burnun üzerinde kalan tırnak izine şükrettik. Daha kötüsü olabilirdi gerçekten. Meriç o kadar korktu ki şimdi bize ne zaman gelseler kapıdan girerken Fırfır’ı arıyor gözleri. Biliyorum bu durum değişmeyecek. Prenses  edindiği duyguları kolay kolay terk etmiyor. O nedenle çocuklar büyüse de onlarla mesafeli ilişkileri pek değişmeyecek galiba.

Şimdi çalışma masamın üzerinde uyukluyor. Aslında yine kızışma döneminde. Tanrım nasıl acı çekiyor anlatamam. Ayaklarımıza sürtünmelerinden, ağlarcasına miyavlamalarından, poposunu havaya dikerek çiftleşme pozisyonuna girmelerinden, gözlerini süzmelerinden yoruluyoruz. Ama gerçekten dün bir ara kucağıma aldığımda gözlerini kısarak yüzüme bir bakışı vardı, aklıma çakıldı kaldı o an. Bizden medet umması ne tuhaf. İşte ben duyguların bu saf halini seviyorum. Cinsellik gibi vahşileşmeye yatkın bir eylemin bile gizlenmeye, saklanmaya gerek duyulmadan çırçıplak haliyle orta yerde dolaşması, üzerinde kafa yorulması gereken bir durum. Tabii insan kendini çok çaresiz hissediyor. Öyle anlarda şeytan diyor ki sal Fırfır’ı sokağa, önüne gelen erkek kediyle düşsün kalksın. Hayata hepimiz bir defa geliyoruz, Fırfır da öyle. Onu acı çektiği bir durumla baş başa bırakmaya ne hakkımız var? Eğer hayata bir defa geliniyorsa çiftleşmek isteyen kedinin bu arzusuna engeller oluşturarak onu dört duvar arasına hapsetmek haksızlık değil mi?

Bazen Fırfır’ı salonda karnı bir karış büyümüş dolaşırken hayal ediyorum.

Hamile kalsa ve doğursa o yavrulara bakabilir miyiz?

Ah dağdaki o geceyi anımsadım yeniden.

Geçen yaz ikide bir dışarıya kaçtığında yüreğimiz ağzımıza geliyordu.

Gider ve bir daha dönmez tedirginliğinden dolayı kapıları açıp kapatırken çok dikkat ediyorduk. Tabii yorucu bir süreç bu. Gündelik yaşamda herhangi bir nedenle, hele hele dağda hayatımızın büyük kısmının bahçede geçtiği bir mevsimde bazen defalarca içeriye girip çıkmak zorunda kalıyoruz; çay doldur, su getir, telefona bak, tuvalete git, ocağın altını kapa. Bu trafikte kapının ağzına sinmiş dışarıya fırlamak için fırsat kollayan Fırfır’ı dizginlemek çok emek isteyen bir işti. Sonra ilginç bir yöntem geliştirdiğini gördük. Her defasında ikişer üçer metrelik mesafelerle dışarıda kalma noktasını ileriye doğru taşıyordu. Örneğin verandadan ilk çıkışında hemen bahçeye kaçmadı. Önce verandanın ortasına kadar gelip durdu. Durduğu anda ilk yaptığı çevresini koklamak, sağı solu dikkatli gözlerle incelemek ve biz tutmaya çalıştığımızda tekrar içeriye kaçmaktı. Dört beş denemeden sonra verandanın merdivenlerine ulaştı. Bir ay kadar bu böyle devam etti ve sonunda toprağa ayak bastı. Çok şaşırdı. Bahçedeki deneme süreci de benzer bir aşamadan geçti. Tahsin Çınar’ının yanına ulaşması epey zaman aldı ve onun kendine güveni geldiğinde Peri başka bir taktik geliştirdi. Paniklemeden, yapma etme diye uyarmadan, tellerin üzerinden atlayıp kaçma ihtimalini kışkırtmadan sakin bir biçimde, hemen yakınında duruyordu. Çok yavaş adımlarla yaklaşıyordu yanına. Fırfır’ın ot yemeye başladığını gördüğümüzde bu defa şaşırma sırası bizdeydi. Bunun bir ihtiyaçtan doğduğunu, vücudunu temizlerken midesinde biriken tüy topaklarını kusmasına yardımcı olduğunu sonradan öğrendik. Fırfır iştahla ot yerken dikkatli gözlerle çevreyi inceliyordu. Peri bahçede yeterli zamanın geçtiğini anladığında yavaşça eğilip kucağına alıyordu kızımızı. Hiç direnmeden içeriye giriyordu öylece. Yani Fırfır anladığımız kadarıyla kaçmak düşüncesini ötelemiş ama dışarıdaki hayatı merak eden bir tablo çiziyordu bize.

Sonra o gece aklımız başımızdan gitti.

Akşam yemeğinin ardından verandanın açık bölümünde bilgisayarın başında çalışıyordum. İçeriye bir şey almak için girdim ama kafam dağınıktı galiba. Peri televizyon izliyordu, Fırfır nerede diye sordum, üst kata çıkmıştır dedi. İçeride biraz oyalandım, galiba on dakika sonra yeniden dışarıya, bilgisayarın başına geçtim. Bir yazı vardı elimde, ne kadar oyalandım bilmiyorum. Evin Ahmet Bey’lerin yola bakan kısmında, sokak kapısının bulunduğu taraftan bahçeye doğru bir kedinin jet hızıyla koşarak verandanın yanından süzülüp merdivenlere zıpladığını ve üzerime doğru adeta uçtuğunu gördüm. Önce kedi Fırfır mı, değil mi anlayamadım. Çünkü bu da diğer hikaye, sonra anlatacağım. Aynı renklerde başka kediler de vardı köyde. Ben bunu daha düşünmeye fırsat bulamadan verandayı iki zıplamada kat eden kedicik kapalı cam kapıya bütün gücüyle kafasını vurdu. Neden kaçıyorsa ya da neden korktuysa bilmiyorum, kendini bir an önce içeriye atmak istemişti. O küt sesini duyduğum anda bunun Fırfır olduğunu anladım. Tam sürgülü kapıyı açmaya kalktığım sırada Fırfır aynı hızla geriye bahçeye, oradan da evin Hacı’lara bakan tarafındaki karanlık bölümüne doğru koştu. Hemen sürgülü kapıyı açıp bağırarak arkasından koştum. Fırfır öyle korkmuştu ki, çıldırmış bir haldeydi. Ben daha merdivenlere ulaşmadan onun karanlıktan ürküp geriye döndüğünü ve yine aynı hızla iki zıplamada verandayı geçip içeriye girdiğini gördüğümde elim ayağım boşandı.

Yüreğim ağzımda atıyordu.

Kafamda binlerce soru.

Peri manyaklığıma mı şaşırsın, ne olduğunu kavrayamadığı bu koşuşturmaya mı anlam versin bilemedi. Ona aceleyle Fırfır’ın tahminen yarım saate yakın bahçede kaldığını, sokak kapısının bulunduğu yerden hızla kaçarak verandaya fırladığını, kapalı cam kapıya kafasını çarptığını anlattım. Peri hemen kapıya gitti. Karanlıkta bir kedinin tellerin arkasındaki boş alandan Ahmet Bey’lerin eve doğru kaçtığını söyledi. Fırfır büyük olasılıkla o yarım saatin içinde kaçan kediyle karşılaşmış ve artık ne olduysa olmuştu.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>