1585158258608-1584167835076-oo-1-on3mexdi1xk3hluppciioen1231egcbmvzah88u6g8

 

Hayat Eve Sığar !

Evde Hayat Var !

Şimdi uzun uzun bunu düşünüyorum.

Herkesin bir hayatı olduğu tezinden hareketle onu eve nasıl sığdırabileceğimizi soruyorum kendime.

Burada iyi niyetli olmaya çalışarak hayat, ev ve sığdırma kavramları arasında gidip geliyor aklım. Aslında çok hoş bir önerme; içinde olumlu anlamda ne ararsanız var: Mutluluk, güven, dayanışma, huzur, birbirinin omzuna yaslanabilme, aynı masada yemek yeme, beraber televizyon izleme, sabahları günaydın, akşamları iş dönüşü n’aber diye seslenme.

Bunu yazdıktan sonra kendime güldüm. Evde tecritte kaldığımıza göre akşam iş dönüşü diye bir durum olabilir mi? Mi acaba? Herkes evinde mi gerçekten?

İşte yalnız bugünü değil, dünü ve yarını da kapsayacak olan soru.

Salgın patladığından bu yana özellikle büyük şehirlerde ve kuşkusuz İstanbul’da yaşamın tüm uyarılara karşın yavaşlamaması; sosyal izolasyon çağrılarına, evlerinizden çıkmayın uyarısına kulak asılmamasının görünen iki nedeni var: İlki 2002’de başlayan sürecin biçimlendirdiği insan profili. Bana bir şey olmaz, alınyazısından kaçılmaz. Bu çizgide olanlar patlamaya hazır bomba gibi günlerce ortalıkta dolaştılar. Onlar uyarılar sürdürülürken sokaklardan topladıkları virüsü evlerine, mahallelerine taşıdılar. Şimdilerde ortadan kaybolsalar da salgını büyütebildikleri ölçüde zaten büyüttüler.

Ama  ikinci grup için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Örneğin İstanbul’da 17 milyona yaklaşan nüfusun 4.5 milyonu ücretli, yani çalışmak zorunda. Türkiye’nin birçok yerinde çalışmazsa aç kalacak bunun gibi daha kim bilir kaç milyon ücretli köle var.

Şimdi o yurttaşlarımızın Evde Hayat Var dendiğinde neler hissettiklerini düşünebiliyor musunuz?

Yetkililer İstanbul’da yaşamın yüzde 80 oranında durduğunu açıklarken geriye kalan yüzde 20’inin başına neler geleceğinden hiç söz etmiyorlar. Oran Türkiye geneline yaygınlaştırıldığında madenlerde, fabrikalarda, sanayileşmiş ketlerin irili ufaklı işletmelerde ölümü göze alarak çalışanlar yalnız bu olağanüstü süreçte değil, yaşamın olağan akışı içinde de hep topun ağzında duranlardı.

Harcanarak geldiler harcanarak gidiyorlar.

Fatih Terim, Zafer Mutlu, Zülfü Livaneli gibi koronaya yakalanıp özel hastanelerde 14 günü bile bulmayan eksiksiz bir tedavi sürecinin sonunda sağlıklarına kavuşarak evlerine dönenlerin koşullarıyla kıyaslandığında, ücretli kölelerin durumu tüm çıplaklığı ile çıkıyor karşımıza. Hastanede yer yok, karantina sürecini evde geçirin diyerek geri çevrilenlerle ilgili çok sayıda haber dolaşıyor ortalıkta.

Onlar hiçbir zaman yangında ilk kurtarılacaklar sınıfından olmadılar.

Şimdi Mazhar Alanson’un Hayat Eve Sığar ya da Hülya Avşar’ın Evde Hayat Var sloganlarıyla yaptıkları sosyal izolasyon çağrıları bana öyle eğreti, yapay, zorlama geliyor ki, neredeyse salgından daha vahim bir gerçek olarak görüyorum bu yangında belki de hiç kurtarılmayacakların durumunu.

İmkansız olduğunu bilsem de hükümetin bu süreçte işten çıkarmaları yasaklıyorum, çalışmak zorunda olan yurttaşlarımızı ücretli izinli sayıyorum, onların can güvenliği her şeyden daha değerli, şimdi herkes evinde oturacak gibi bir yaklaşımla salgına karşı sosyal izolasyonu insani düzeyde yaygınlaştıran kararlar aldığını varsayıyorum. Ne muazzam bir tablo çıkardı ortaya. Şimdi benzer uygulamaların ekonomik yükünü sırtlanmamak için büyük şehirlerde valiler aracılığı ile başta il dışına çıkışları yasaklamak üzere bir dizi önlemler paketi devreye sokuluyor. İş o hale getiriliyor ki yarın ülkenin ücretli köleleri çalışmak için evden çıktıklarında kapısını çalacak bir iş yeri bulamayacaklar. Sonuçta bu sistemin mide bulandıran kuralları bir kez daha dişini gösterecek:

Her koyun kendi bacağından asılır.

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın.

Ama bu defa yılan herkesi sokacak gibi görünüyor. Her yangında kurtarılacaklar listesinin en başında yer alanlar fena halde yanılıyor olamazlar mı? Şu üniversite gençliğinin eylemlerde attıkları slogan geliyor aklıma:

Tek başına kurtuluş yok, ya hep beraber ya hiç birimiz.

Bu sözün kimilerine çok itici geleceğini tahmin edebiliyorum. Oysa böyle düşünmenin tam sırası. Gerçekten korona yüzyıllar sonra toplumların farklı katmanlarını ortak bir paydada toplayacak gibi görünüyor. Yüksek güvenlikli sitelerde yaşayanlar şimdilik ellerindeki olanakların, güç erkinin eskiden olduğu üzere kendilerine yine ayrıcalıklar sunacağını sanıyorlar.

Hangi ayrıcalık?

Para mı, iktidar mı, villalar ve siteler mi?

Eğer tek başına bir kurtuluş düşünülüyorsa paryalar gözden çıkardığınızda o fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda, hastanelerde, devlet dairelerinde kimler çalıştırılacak? Markete telefon açıldığın eve siparişi hangi çocuk getirecek?

O nedenle tek başına kurtuluş matematiksel olarak hesaplandığında da pek mümkün görünmüyor.

Ama işte eskiden kalan yalanlar bir süre daha hükmünü sürdürecek.

Evde hayat varmış, öyle diyorlar.

Oysa ücretli kölelerin evinde hiçbir zaman hayat olmadı.

Hep sıfır noktasında yaşadı onlar: Tatil nedir hiç bilmediler. Bırakın tatili kentlerin ana meydanlarına yıllarca inemeyenler var aralarında. Karınlarını en çok ramazan geldiğinde kurulan iftar çadırlarında doyurdular. Çocuklarını okutamadılar. Kış geldiğinde ısınamadılar. Hastalandıklarında tedavi olamadıkları için ölüp ölüp gittiler.

Evde hayat varmış, hayat eve sığarmış.

Korona öncesinin kepazeleşmiş yalanları koronadan sonra en fazla yatsıya kadar kalır ayakta.

Çünkü yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış

Şimdi korona sonrası için yatsı zamanı, benden söylemesi.

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>