abdli-asker-savas-suclarini-sizdirdi-h1523291655-082cac

 

 

 

5 Nisan 2020

 

Hayatım boyunca bilimkurgu türünden uzak durdum.

Romanda, sinemada, çizgi filmde ne söylüyor acaba diye sormadığım, anlamaya çalışmadığım bilimkurguyu, dünya hallerinden bunalan, yalnızlaşan, savrulan, farkındalık arayan, düşünceleri yerine oturmamış, ruhu biraz çocuk kalmış, hayat kavramı olgunlaşmamış, yönünü şaşırmış kişiler için gerçeğe, yaşamın özüne, insan sıcaklığına karşı tasarlanmış bir afyonlama yöntemi olarak düşündüm hep.

Doğaüstü güçlerin, akla hayale gelmeyecek felaketlerin, evrenin milyarlarca yıl ötesinden fırlayıp dünyamızı istilaya gelmiş tuhaf yaratıkların ortalarda cirit attığı benzer yapıtların korku, tedirginlik üzerine kurulmuş işleyişlerini nedense hep komplo teorileriyle iç içe gördüm. İnsanın aciz bir yaratık olduğunu, kötülüklere boyun eğmesinin, tartışılmaz güce sahip otorite karşısında karınca sürüleri gibi dağılıp gitmesinin kaçınılmazlığını sürekli vurgulayan benzer yapıtlarda en ufak bir insani öz bulamamamın nedenini durmadan sorguladım.

Burada iş dönüp dolaşıp hayata bakış açısının çarpıklığında düğümleniyor.

Anne babaları kentlerin azgın koşullarında savrulan yalnızlaşmış çocukların onların yokluğunda büyülenmişçesine izledikleri çizgi filmlerin, yetişme çağındaki gençlerin adeta uyuşturucu niyetine kullandıkları bilgisayar oyunlarının özünde hep aynı mantık yatıyor: İyiler ve kötüler diye ayrılmış mekanik güçlerin, robotların birbirlerini yok etmek üzere sürdürdükleri ölümcül kavgalarda insan sıcaklığının zerresine rastlayamazsınız.

İşte korona patladığından beri kendimi şimdiye kadar hakimiyet alanından kararlı biçimde uzak tuttuğum böylesi bir bilimkurgu filmin tam ortasına düşmüşüm gibi hissediyorum.

Gözlerimi kapasam da, kulaklarımı tıkasam da nafile; algılarımın tümü açık.

Görüyorum, duyuyorum, işin daha garibi bir rolüm var ve oynuyorum.

Gözle algılanmayan küçücük yaratıkların dünyayı ve insanlığı yok etmek üzere başka gezegenlerden geldikleri üzerine kurgulanan bu filmin senaryosunda bana da yer verilmesine nedense hiç şaşırmış görünmüyorum.

Buraya kadar her şey açıklanabilir sınırlar içerisinde sanki.

Yalnızca şu son noktada kafam karışık: Senaryosunda doğrudan yer aldığım film bir bilimkurgu mu, yoksa gerçek mi?

İçimdeki ses  ‘’Gelecek bir gün gelecek olmanın ötesinde artık geldi, gerçeğe dönüştü.’’ diyor ve soruyor: ‘’Farkında değil misin?’’

İşte beklediğim sarsıcı uyarı.

Farkında olmanın başlangıç tarihini 10 Mart’ta yapılan ilk resmi açıklama üzerine oluşturuyorum. Benim gerçekten daha gerçek diye tanımladığım filmim o tarihte Sağlık Bakanı’nın kameraların karşısına geçerek ‘’İlk korona vakamız tespit edildi.’’ açıklamasıyla başladı. Kişisel insanlık tarihimin miladını 10 Mart olarak belirledim ve öncesi, sonrası diye ikiye böldüm hayatı.

Hiçbir şeyin öncesinde olduğu gibi devam etmeyeceğini söyleyen bu tarihin, bu ikiye bölünmüşlüğün anlamına ilişkin yorumların en çarpıcısı, şimdilik tanımlayamadığımız bir dünyaya doğru ilerlediğimiz yönünde.

Yüzyılımızın kırılma anlarından birinde, alacakaranlık kuşağındayız.

Bu alacakaranlık kavramı da bilimkurgu romanlarında sıkça kullanılan bir söz.

Bilgi Üniversitesi’nden Prof. Dr Arus Yumul bu aşamada ölüm bile anonimleşti diyor ve ekliyor: Eskiden kendisine benzemeyenden, farklı olandan korkan insanlık, kendini herkesin birbirinden korktuğu bir ortamda bulacak. Herkes birbirine sırtını dönecek. Ekonomiler, sosyal hayat resesyona girecek. İnsanlar yalnızlıktan değil gerçek birliktelikten korkar hale gelecek. Yeni bir salgın ihtimaline karşın sosyal mesafeyi korumak önem kazanacak. İlişkiler büyük ölçüde teknoloji aracılığıyla gerçekleşecek. Eğitimden kültüre birçok alan dijital ortama taşınacak. Yani salgından önce başlayan dönüşüm tamamlanacak. Salgından çıktığımızda sistemin insana ihtiyacı olacak mı diye sormak gerekiyor. Üretmek için işçiye, savaşmak için askere gerek duymayan sistem, ölen ölür kalan sağlar bizimdir yaklaşımına yönelecek. Teknoloji ve yapay zekanın, gelecekte gereksizler diye bir sınıf tanımı yapması kuvvetle ihtimal dahilinde. Bu olumsuzluklar arasında iyimser senaryo ise insani değerlerimizi yeniden hatırlayıp sahipleneceğimizi, dayanışmanın artacağını, kutuplaşmanın azalacağını, tüketim çılgınlığının son bulacağını, sosyal devletin yeniden önem kazanacağını ve hatta kapitalizmin sonunun geleceğini öngörüyor.

Arus Yumul’un iyimser senaryo öncesinde söylediklerinin bir kısmına katılmıyorum. Korona sonrası herkesin birbirinden korktuğu ve çareyi diğerine sırtını dönmekte bulduğu bir sürece gireceğiz derken, ardımızda bıraktığımız zaman diliminde insan ilişkileri sanki olması gereken bir çizgide mi ilerliyordu sorusunu sormayacak mıyız?

Ya da korona sonrasında herkesin birbirinden korktuğu bir sürece gireceksek, öncesinde sımsıcak ilişkiler içerisinde olduğumuz anlamını mı çıkarmalıyız bundan?

İlişkilerdeki çürüme sınıfsal açıdan bakılmadığı sürece anlaşılamaz. Çürüme öteden bu yana vardı. Dünyada ve Türkiye’de paranın azgın gücüne sahip olanlar öylesine vahşileşmişlerdi ki, paryalar hiçbir zaman yüzlerine bakılması gereken bir sınıf olarak algılanmıyordu zaten. Yüksek güvenlikli sitelerin tanrıları, tanrıçaları duvar dışında ayakta kalmaya çalışanlara sırtlarını, belki de yüzyıllar önce dönmüşlerdi.

Üstelik korona analizlerinde felaket senaryoları düzenler, yakın zamana kadar yerküreyi vicdandan uzak bir çelikten yuvarlağa dönüştüren, dolara, petrole ve silaha endeksli uygulamaları, nasıl olur da aynı kategoride değerlendirmezler, anlayamıyorum.

ABD’nin Irak’a özgürlük ve demokrasi götürüyoruz palavrası altında orada bir milyondan fazla sivili katletmesi koronadan daha hafif bir felaket miydi?

Petrol aşkına Suriye, Mısır, Libya, Yemen benzeri ülkelerde bazen İslami terör örgütlerini, bazen de Arap Baharı senaryosunu kullanarak yine milyonlarca insanı ölüme sürükleyen, ölmeyenleri ülkelerinden göçe zorlayan gözü dönmüşlüğün salgından daha masum olduğunu söylemek mümkün mü?

Ülkemizde Fethullah’ın seksenlerle beraber yükselişe geçen bütün sağ iktidarların koruması altında, devleti ve toplumu dinselleştiren; okulları, güvenlik birimlerini, yargıyı cihatçı yuvalara dönüştüren; Ergenekon’da, Balyoz’da Türkiye’nin aydınlarını zindanlara tıkan, intiharlara sürükleyen uygulamalarını asla koronadan daha hafif görmüyorum.

İnsanlık çağımızda yeni bir din olarak ortaya çıkan paraya tapanların destekledikleri diktatörlükler altında, koronayı mumla aratan acılar yaşadı.

Öncesinde dünya bunlarla boğuşurken para manyaklarının hakimiyeti altındaki iletişim araçları öylesine kara propaganda malzemeleri kullandılar ki, toplumlar yönlerini şaşırdı. Örneğin Irak’ta sürdürülen katliamı demokrasi kalkanının arkasına saklanarak sürdürmek şeytana bile pabucunu ters giydiren bir uygulamaydı. O nedenle ezilenler ne olduğunu kavrayamadıkları şeylere boyun eğdiler, alkış tuttular. Bilgi kirliliği akılları, vicdanları teslim aldı.

Ya şimdi?

Şimdi yeni bir acının sınavından geçiyoruz. Arus Yumul’un iyi senaryo tezini işte tam burada değerlendirmeli. Korona dayanışmayı arttırabilir. Ama bu sınıflar arası bir dayanışma olamaz. Sitelerde yaşayanlar salgının bedelini parya niyetine değerlendirdikleri ile beraber ödüyormuş gibi görünseler de, kaşınacak tırnak buldukları anda eski düzenlerini kurmak için var güçleriyle saldıracaklar.

Ama burada işlerin eskisi gibi yürümeyeceğine ilişkin çok kuvvetli belirtiler var.

Amerika’da iki haftada 10 milyon kişi işsiz kaldı. Türkiye’de iktidarın öngördüğü rakamlar dışında işsizlik tablosu çıkaramayan TÜİK bile, korona sonrası küçük dilini yutacağı bir durumla karşı karşıya kalabilir. Berber, garson, komi, çırak, kalfa, konsomatris, şoför, hamal, sekreter, güvenlikçi, temizlikçi, kameraman, sesçi, ışıkçı, figüran, radyocu, özel okul öğretmeni, nakliyeci, tarım işçisi, kaportacı ve kapanan tüm fabrikaların işçileri, ücretsiz izne yollanan tüm paryalar, altında ateş yanan bir kazanın içinde şimdiden fokurdamaya başladılar.

Korona sonrası bu kazanda neler olabileceği konusunda herkesin bir öngörüsü olmalı diye düşünüyorum.

Şu nedenle: 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı getiren hükümet, 20 yaş altını da aynı uygulamaya dahil etti. Bu yaş grubu, çocuk işçiliğinin, kayıt dışı çalışmanın, emek sömürüsünün acımasızca sürdürüldüğü bir yapıda. İtirazlar gelince hemen düzenlemeye gidildi ve çalışan 20-18 yaş arası için yasak kaldırıldı. Ey çocuklar, ey gençler salgın döneminde sizi kurda kuşa teslim etmeyiz, oturun evinizde, devletiniz size bakar demek yerine, çalışma belgeni getir çık dışarı uygulaması nasıl bir yaklaşımdır?

O nedenle canhıraş seslerle fokurdayan kazanda olup bitenleri dikkatle izlemek gerekiyor.

Tüm bunları yan yana getirdiğimde şunu soruyorum:

Ben yalnızca 10 Mart’tan bu yana değil, öncesinde de hep bir bilimkurgu filmini izleyerek mi geldim bugünlere?

 

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>