narcissi-vesennee-ukrashenie-sada_7

 

 

 

NERGİS AŞKTIR

 

Yazıya tutunarak yaşayanlar için sözcüklerden, imgelerden uzaklaşmak çölleşmeyle eş anlamlı bir duygu yoksunluğuna sürükler insanı.

Soluk almakta zorlandığım bu iklime doğru yaklaştığımı ne zaman hissetsem, son bir umutla çevreme bakınır ve sorarım: Yazıdan uzaklaştığım yer benim için dönüşü olmayan bir noktayı mı ifade ediyor?

Şimdi 2019’a yukarıdaki can yakıcı soruyla veda etmeye hazırlanıyorum. Ama her şeye karşın, yılın son gününde bile olsa, yazamadığım pek çok şeye ilişkin adeta yas tuttuğumu görmek umutlarımı tazeliyor. Şunu mu demek istiyorum: Evet ıskaladım, erteledim, gerekçelere sığındım ve yazının bereketli topraklarından, o uzaklardayım dediğim yerlere sürüklendim. Olsun, yine de kabullenmemişim ki, özlediğim sözcükleri arıyorum deli gibi. Gecenin 03.30’unda böyle yataktan birisi dürtmüşçesine fırlamamın başka nedeni olabilir mi? O halde şimdi uzaklardaki çölleşmiş topraklara nasıl süürklendiğimi irdeleyerek, yazıya yeniden dönme cesaretimi diriltmeliyim.

Tamam, ülkenin siyasi iklimi fazlasıyla lağım kokuyor.

Lağım iklimini yaratanların insana, hayata bakış açıları bu yozluğu kabul edenlerden, içlerine sindirenlerden bulaşıcı bir hastalık gibi itiraz edenlere, direnenlere doğru yayıldıkça tam üstümüzde herkesi kuşatan kirli, alacalı bir renk oluşuyor. Aslında renk bile denemez, renksiz bir tablo bu. Farklılıkların, insanı insan yapan ayrıntıların, iç seslerin, mırıltıların, unutulmamak üzere kenarına dipnotlar düşürülmüş pırıltıların tek tek kurutulduğu bir ortamdan söz ediyorum.

Boyun eğerek insanlığını askıya asanların oluşturduğu o gürültülü kalabalıktan ( Demet Akalın ve Serdar Ortaç dinleyen; Müge Anlı ile gerçeği arayan; Seda Sayan’dan dudak şişirmesini, göz süzmesini ve yemek yapmasını öğrenen; alfabeyi zar zor söktükten sonra hayatı boyunca kitap sayfası çevirmemiş ve şimdilerde ‘’İyi ki başımızda Erdoğan var.’’ diyen yorumcu Hakan Ural’dan değerli bilgiler edinen; Engin Ardıç, Abdurrahman Dilipak, Nagehan Alçı okuyan; Esra Erol’un mihmandarlığında  evlenme hayalleri kuranlardan söz ediyorum) yayılan lağım kokusu,  ne yazık ki itirazlarını sürdürenleri de etkisizleştirmiş görünüyor.

Eminim, uzaklara sürüklenmemin temel nedenlerinden biri bu.

Yazıyı niçin ertelediğimi düşünürken sıralayabileceğim gerekçelerin ilk cümlesinde, toplumun üzerine sinmiş bu keskin kokunun yarattığı yorgunluk, bıkkınlık belirtileri olanca ağırlığıyla kendini hissettiriyor.

İnsan sürüleşmiş, kullaşmış kalabalıkların arasında nereye kadar kirlenmeden, fabrika ayarlarını bozmadan kendinde kalmayı başarabilir ki?

Tabii bunu eften püften gerekçelere sığınarak yazmamayı haklılaştırma oyunu gibi algılamak da mümkün. Ama şöyle düşünmek de mümkün: Lağım kokusu bende yazı odaklı bir sorun oluştururken; itiraz eden, dik duran yalnızlar korosunun diğer bireylerini ne yapacağız? Onların uyumsuzluk, umutsuzluk, içine kapanma gibi belirtilerle kendini dışa vuran mutsuzluklarını görmezden mi geleceğiz? Gerçekten toplumun kullaşmaya itiraz edenlerini bir koro gibi hayal edecek olursak, bu koşullarda bir şarkıyı hep beraber doğru notalara basarak okumaları mümkün mü? Kısacası o cephede de bir parçalanmışlık duygusu, inanılmaz bir kaos hüküm sürüyor.

Durum şu: Sistem insanlığını askıya asanlarla, dayatmalara itiraz edenleri öyle ustalık isteyen yöntemlerle çarpıştırdı ki, sonunda her iki taraf birbirinin değer yargılarını, umutlarını aç piranalar gibi yedi, bitirdi.

Şimdi uçsuz bucaksız bir kraterin soğumuş, taşlaşmış lav artıklarına dönüştü hayatlarımız.

Farklılıklarımız yok edildi.

Her şeyin dümdüz bir çizgide, askeri disiplin altına alındığına yönelik en sağlam gözlemimi, aralık ayında Peri ile Ankara’ya bir toplantı için gittiğimizde yaptım. Kaç yılımız geçti bizim bu kentte. Tunalı’da sayısız defalar oturduğumuz kafelerin, alışveriş için uğradığımız mağazaların önünden geçerken içimizde kıpırdayan özlemlerin yerini bir başka duygu sessizce alıverdi: Tekdüzelik.

Tuğba Kuruyemişçisi’nin önünde yıllardır piyango bileti satan adam yine aynı yerdeydi. Oradan her geçişimizde onunla selamlaşır, bazen ayaküstü sohbet eder, ülkenin içine edenleri yerden yere vurduktan sonra vedalaşırdık. Son gittiğimizde Piyangocu aynı yerdeydi, sanki oradan hiç ayrılmamışız gibi yine selamlaşırken aklım karıştı. Arada kaşarlı şinitzelinden aldığımız Tavko’nun hep kasada duran patronu, içine tavuk butları yerleştirilmiş cam buzdolaplarının arkasında dikilen iki çalışanı, buralardan ayrılışımızın üzerinden iki yıl geçmesine karşın pozisyonlarını hiç bozmamışlardı. Çalışanlardan uzun boylu, iri yarı olanı ile bazen uzaktan el sallaşırdık. Gezi Direnişi’nde geceleri ortalık şenlendiğinde onu bir defasında sokağın ortasında rakı içerken görmüştüm. Yolun kenarına park etmiş araçlardan birinin üzerine bardakları, şişeyi, mezeleri yerleştirmiş kalabalık bir grupla Gezi ruhunun keyfini çıkarıyordu. Kadehini bana doğru kaldırmıştı. Çünkü o günlerde hepimiz ayaklarımız yerden kesilmiş bir halde dolaşıyorduk. Ben onu hep o haliyle anımsıyorum. Tavko’nun önünden geçerken yine el sallaştık, aklım karıştı. Tunalı’nın yaz kış yerde çıplak ayakla oturan dilencisi yine aynı biçimde oturmaya devam ediyordu. Onun aynı ses tonuyla ‘’Abiler ablalar açım, ne olur bana bir ekmek parası.’’ diye dilendiğini görünce bir kıpırtısızlık duygusu doldu içime. Kuğulu Park’ta akordeon çalan uzun saçlı, sakallı adam biz Ankara’dan giderken nasıl bıraktıysak öylece durmuş çalmaya ve ‘’Benim gönlüm sarhoştur yıldızların altında.’’ şarkısını söyleme devam ediyordu sanki. Görünce ‘’Yok artık’’ dedim içimden. Karum’un karşısındaki Tenis Kulübü’nün hep kapıda dikilen güvenlik görevlisi ile yine merhabalaştık ve yine aynı soruyu sordu: ‘’Abi ortalarda görünmüyorsun?’’ Ona ‘’Çünkü Ankara’dan taşındık.’’ demedim. İnsan onca zaman sonra bari soruyu değiştirir öyle değil mi, gerçekten aklım karıştı. Kuğulu’nun karşısındaki otoparkın kahyası yine var gücüyle bağırıp çağırıyordu. İnsan bazen yorulmaz mı? Hayır bu adam sonsuza kadar bağırmak üzere dünyaya gelmişçesine dolaşıyordu ortada. Şinasi Sahnesi’nin çaprazında kalan meyhanede gece toplantı sonrası Belgin ve Selim’le buluştuğumuzda da benzer duygulara kapıldım. Kahya yalnızca bağırmak için dünyaya gelmişti, Belgin ve Selim’de yalnızca içmek için. Yıllarca Ankara’nın kahrını beraberce paylaştığımız dostlarımızın aynı masalarda, aynı rakı kadehleriyle içmeye devam ettiklerini görmek de aklımı karıştırdı.

Hayat bazen tekdüzelikten sıyrılıp farklılaşmalı.

Bu kadar tatsız tutsuz tekrarlarla yaşamayı hiç kimse hak etmiyor.

Farklılıklarımızı öldüren ne varsa, adı onun her neyse, son yıllarda ve özellikle 2019’da öyle çok cinayet işledi ki, farklılık diye bir şey kalmadı ortalıkta: Hayatlarımız tek renk, tek ses, tek çizgi oldu.

Lağım kokusunu mis gibi içine çekenlerle, ‘’Kokudan burun direğimiz kırılıyor.’’ diye hayıflananlar aslında o tek çizginin üzerinde duruyorlar şimdi.

Ne kadar boğucu bir iklim bu.

Belgin’le Selim’in bir zamanlar birbirlerini tüketen, yoran, soluk aldırmayan, kıskançlık nöbetleriyle savrulan aşkları bile bu son meyhane buluşmamızda gördüm ki tekdüzeleşmiş, farklılığını törpülemiş ve geriye yalnızca rakı kadehleri kalmış. Oysa Belgin yıllar önce Selim ondan ayrılmaya karar verdiğinde intihar denemesinde bile bulunmuştu. Onun aşkta farklılık yaratma çabası ölümcül bir noktaya kayabilirdi. Şimdi farklılıklar yaratma adına bildiklerimizin, önemsediklerimizin tükendiği görmek aklımı karıştırdı.

Peri ile bunları konuştuk. ‘’Yazmadığın için biraz da böyle olumsuz düşünüyorsun.’’ dedi. Yazının beni sağalttığını, zehirimi akıttığını, yaralarımı sardığını, düşüncelerimi toparladığını falan söyledi. Hatta geçmişte yazdığım bir yazıyı anımsatarak aşka, insana bakışımı tazelemek adına o çizgiye yeniden dönmem gerektiğini vurguladı.

Neydi o yazı?

Kırılma Noktası adlı güncemde yer alan o sayfanın tarihi 31 Aralık 2007’yi gösteriyor.

 

…………………….

Nergis aşktır.

Bir kadının tenindeki kokuyu çağrıştıran dudak biçimindeki çiçekleriyle, ilk bakışta öpülme hissi uyandırır.

Nergis dokunmaktır.

Dokunmadan sevemezsiniz.

Dikkatle incelediğinizde, onun koyu yeşil yapraklarının arasına gömülmüş sedef sarısı çiçeklerinde, belki sevişmekten yorgun düşmüş bir gövdenin kıvrımlarında yatan, geceden kalma izlere de rastlayabilirsiniz.

Bunca kırılganlığına karşın tıpkı kadınlar gibi nergis, dirençli bir çiçektir. Onların, Ankara’nın dondurucu soğuğuna karşın, Kızılay’daki çiçekçi dükkanlarının en ön sıralarında, boyunlarını bükmeden bekleyişleri açıklanmaya muhtaç bir fotoğraftır.

Nergis, Antalya’da yetişmeyen belki de tek bitki.

Güller, orkideler, papatyalar, seraların hormonlu, korunaklı ortamından çıkıp çiçekçilerdeki yerlerini aldıklarında, etkileyici görünüşlerine karşın, taşımaları gereken kendi özgün kokularını ne yazık ki dışarıya yansıtamazlar. Hatay’ın kadife yumuşaklığındaki topraklarından kalkıp yollara düşen nergislerin, Sibirya soğuklarıyla boğuşan Ankara’da, ilk güzelliklerinden hiçbir şey yitirmeden zamana karşı direnmelerini neyle açıklayabiliriz?

Bir yılbaşı öncesi, bugün yine Kızılay’daydım. Sevgiliye nergis almanın tam zamanıydı. Güven Park’taki çiçekçilerin önünde, önce hiçbir şey yapmadan, kokularını içime çekerek onları seyrettim. ‘‘İyi ki yaşadım’’ dediğim ilk karşılaşmalar, ilk sevişmeler düştü aklıma. Hava çok soğuktu. Gocuğumun içine biraz daha gömülüp, ağır adımlarla yürüdüm. Sonra aptalca yere kırdığım, üzdüğüm, ağlattığım sıralarda duyduğum sesler çınladı kulaklarımda. Galiba nergis aynı zamanda affetmektir.

Akşam olmak üzereydi. Epeyce bir turalamanın ardından o çiçekçinin önünde durmamın nedeni, birbirlerine sarılmış iki sevgilinin beni şaşkına çeviren konuşmalarıydı. Kız nergisleri göstererek ‘‘Bunlar ne?’’ diye soruyordu. Belli ki oğlan da onların dünyadaki varlığından habersizdi. Çiçekçi, bir demet nergisi karşıya doğru uzattı. İlk tanışma, ilk koklaşma. Kızın gözleri parladı:

‘‘Bu ne kokusu ya, başım döndü.’’

Oğlan hemen cebine saldırdı. Kız, ‘‘Daha dolaşacağız, dönüşte alırız.’’ diye uyardı.

Sevgililer kalabalığın arasında kaybolurken şöyle düşündüm: Onların hayatları boyunca hiç unutamayacakları bir anıya ortak olmuştum.

Nergis, tüm anıları masumiyetinde biriktirerek çoğalan bir çiçektir.

Bu yılbaşı sevgiliye nergis almayı unutmayın.

……………………………..

 

2020 yılına nergis kokularıyla giriyorum şimdi.

2019’a ilişkin olumsuzlukların üstüne, bir kitabın sayfalarında kalmış nergis yazısı kanayan yerlerime ilaç gibi geldi.

Gerçekten peri ve nergis aşktır, yazı da öyle.

Aşklarımız ve bunu ifade edebileceğimiz sözcüklerimiz hiç tükenmesin, hiç.

 

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>