55478055_407227626737243_4773009542730481664_n

 

 

 

Adaya vapurla geçen ilk yolcu biz değiliz tabii ki.

Vapur icat edileli beri milyonlarca yolcu, milyonlarca defa adaya gitti geldi.

Ama bu benim vapurum ve benim adam; bizim vapurumuz ve bizim adamız.

Aylardır uzaktan baktığımız bir yere havanın güzel olduğu bir gün sonunda geçtik. Yarım saatlik mesafeyi güvertede kuytu bir köşeye çekilip kahve içerek değerlendirdik. Deniz, vapur, güverte, kahve ve sen tabii ki sigara içtin. Artık sigara nedeniyle tartışmıyoruz, çünkü kabullendim. Zaten belli bir aşamadan sonra içme, yapma gibi emir kipleriyle konuşmanın faydası olmadığı gibi uyarılan kişiyi mutsuz etmekten başka bir halta da yaramıyor. Üstelik bazen ben senin alkolüne karışıyor muyum tarzında çıkışların var ya, işte ikisini biraz susarak, biraz görmezden gelerek dengeledik galiba. Yani sonuçta herkes ne istiyorsa içiyor.

Vapur iskeleye yanaştığında karaya ayak basan Robinson gibi baktık çevremize. Eski tarihi yapıların korunması, tadilat yapıyoruz adı altında çirkinleştirilmeden onarılması, kullanıma açılması müthiş. Bacağımda günlerdir süren ağrıya rağmen adanın arka sokaklarına doğru yürürken ikimiz de vapurdan indiğimizdeki o Robinson şaşkınlığını üzerimizden atamadık. Kendimi toparlamasam sürekli ağzım açık kalacaktı. Kafamızı nereye çevirsek yapıların ön cephelerinde, tavanlarında, kapı ve pencerelerinde ahşabın, ahşap oymacılığının bin bir türü gördükçe bacağımı kasan acıyı unuttum. O iğne oyası gibi işlenmiş kabartmaları tarif etmek zor. Çoğu bakımsız ama yılların ağırlığını kuş hafifliğiyle taşıyan bahçeler benim nereden arakladığımı şimdi unuttuğum ‘eski zaman bahçeleri’yle nasıl da örtüşüyor. Ne güzel sözdür ‘eski zaman bahçeleri’. İlk aklıma gelen Bursa’da Hüsnü Güzel’in bahçesi oluyor. Ne zaman oraya gitsem içimdeki zehri emen bir yer Hüsnü Güzel. Eskilik kavramı oralarda öncelikle taşların yosun tutan yüzeylerinden anlaşılıyor. Adadaki bahçelerde de bunu gördüm. Patikaların kenarlarına döşenmiş taşlarda, içine yaprakların dolduğu havuzlarda yosun tutmuş yerler gördüm. Bir de hayaller gördüm tabii: Yazın bahçelerde yemek yiyen, neşeyle sohbet eden ev sahiplerinin duyar gibi oldum. O nedenle ahşap kepenkleri sıkı sıkıya kapatılmış pencerelere bakarken gerçekten yazın sahipleri geliyor mu diye sorduk birbirimize. Çünkü çok zamandır insan eli değmemiş izlenimi uyandıran bir yorgunluğu taşıyordu ahşap köşkler.

Aya Yorgi Kilisesi’ne çıkan yolda ne kadar yürüdük bilmiyorum. Yukardan inen, yukarıya çıkan faytonlar yanımızdan geçtikçe bir dahaki sefere bunu denemeye karar verdik. Sonra bacağım iyice kasılınca sen pek hoşlanmasan da aşağıya dönmeye karar verdik.

Adanın denizin üstüne uzanmış bir restoranında öğlen rakısı içtiğimiz saatlerde keyfimize diyecek yoktu. Yalnızca ordu halinde dolaşan Arap turistlerin gürültüsü her şeyi berbat edecek kadar iticiydi. Onların seslerini duymamaya çalışarak bir metre altımızda duvara vurarak patlayan dalgaları izledik

Dönüşte yine güvertedeydik. İşte tam bir şölendi bu. Her şeye alışılıyor, belki buna da alışırız dedin ya, alışacak kadar gidip gelecek miydik acaba? Hani şu bahara doğru adada birkaç gün kalma düşüncesi bile sıradışı değil miydi? Buna da alışır mıydık gerçekten? Birden bütün bunları kenara koyup alışmanın eldekileri değersizleştirmeye, sıradanlaştırmaya olan etkisini düşündüm. En kolay ve sıkılıkla yaptığımız şey. Sonra alışarak değersizleştirme deyince aklıma hiçleştirme, sürüleştirme, sıradanlaştırma gibi yığınla kavram üşüştü. Belki de son 17 yıldır yaşadığımız olağandışı yönetim anlayışının insani boyutta yarattığı bu çöküntüler hayatlarımızı çürüttü, çölleştirdi. Çürümeden doğan bu döneme özgü insan karakteri, ilişki biçimleri, hayata bakış tarzı, günlük yaşam ritüelleri soluğumuzu kesecek kadar ağır, dayanılmaz bir baskı yarattı üzerimizde.

Şimdi daha önce sözünü ettiğim 30 Aralık 2017’deki o manifesto niteliğindeki yazıdan bir alıntı artık kaçınılmaz oldu.

‘’Ruhum özgürsün artık diyorum. Yaptığım yapmadığım, yazdığım yazmadığım, sevdiğim sevmediğim ne varsa bunların tümünün sonuçlarına yönelik hiç durmaksızın kendimi yargılama alışkanlığımı terk ettim, hem de sonsuza değin. Sonuçta hem güncelin, hem de edebiyatın birlikte yürümediğini, sözcüklerin güncelin batağında kirlenip aşındığını gördüğümden bu yana kendimle mücadele halindeydim. Yanlışı görsem de, tuzağı sezsem de, oyunu fark etsem de yazmamaya karar verdiğim güncelin sınırlarından hızla uzaklaşıyorum. Aslında doğrusunu söylemem gerekirse uzun zaman önce başlamış bir arayışı olgunlaştırarak ulaştım şimdi geldiğim noktaya.’’(1)

İşte iki yıl önceki o yazıda beni sürekli yoran, enerjimi alan, kendimi kötü hissetmeme neden olan, sözcüklerimi kirleten benzer siyasi gelişmelere hiç girmeyeceğim noktasındaki kararımı yine de değiştirmiş değilim. Ama öyle şeyler oluyor ki görmezden gelmek olanaksız. Yeni Zelanda’da yaşanan ve 50 Müslüman’ın ölümüyle sonuçlanan cami katliamı da nasıl bir ülkede yaşadığımızı ortaya çıkarması; hiçleştirmenin, sıradanlaştırmanın hangi boyutlara taşınabileceğini göstermesi açısından sarsıcı bir gelişmeydi. Yeni Zelanda Başbakanı Jacline Ardern’in olaydan hemen sonra sergilediği ve şu ana kadar da sürdürdüğü tavrı, tutumu, duruşu, yaklaşımı, açıklamaları olağanüstüydü. Bizdeyse tam 31 Mart yerel seçimleri öncesi dini değerler, milliyetçilik, mezhepçilik, savaş çığırtkanlığı, korku yaratma ve sindirme politikaları üzerinden yürüyen propaganda sürecine, cami katliamı adeta doping etkisi yaptı. Cumhurbaşkanı ekonomik sıkıntıların ve yoksullaşmanın giderek ağırlaştığı bir aşamada eriyen kitlesini, dağılma belirtileri gösteren tabanını yeniden diriltmek, gevşeyen kalabalıkları yeniden heyecanlandırmak için katliamının görüntülerini miting meydanlarında dev ekranlarda yayımladı. Hesap soracağız söylemi altında dokunulmaması gereken ne kadar tehlikeli duygu ve düşünce varsa tümünü en yüksek perdeden seslendirdi. Jacline Ardern’in acıları yatıştırmaya, yaraları sarmaya yönelik üslubuyla, burada meydanlarda dillendirilen sözler arasındaki fark aslında gelip dayandığımız noktayı ortaya koyması açısından önemliydi.

En kötüsü kitleler bu yaklaşımlara alıştılar, içselleştirdiler, doğal karşılıyorlar artık. Hatta çevremiz düşmanlarla dolu, bize bizden başka dost yok ve bu tehlikelerin cirit attığı topraklarda ülkeyi ve sizi benden başka kimse kurtaramaz; üstelik ben İslam dünyasında ezilen herkesin kurtarıcısıyım söylemi öylesine etkili oldu ki, onca yoksulluğa karşın iktidarını sürdüren bir yapı var artık karşımızda.

O nedenle alışmayalım sevgilim adaya giden vapurun güvertesinde içtiğimiz kahvelere, iki yanımızda bembeyaz köpüren dalgalara, peşimizden kanat çırparak gelen martılara alışmayalım. Elimizde son kalan ve yalnızca bize ait olan yaşam belirtilerinin hiçleşmesine izin vermeyelim. Her defasında ilk defa görüyormuş gibi bakalım martılara, ilk defa vapura biniyormuşçasına heyecanlanalım, adaya ilk defa ayak basan Robinson şaşkınlığımızı hiç yitirmeyelim. Ahşabın kokusu sinmiş sokaklarda dolaşırken şaşkınlıktan açılan ağzımızı kapatmaya falan da uğraşmayalım.

Ben bu salak halimizi seviyorum.

Bırak şaşkın kalalım; hiçleşmeyelim, sürüleşmeyelim.

 

 

 

http://ferhansayliman.com/yazi-odasi-erken-yil-kutlamasi-kucagimdaki-cennet/

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>