Resim 033

 

 

 

 

Martın sonu bahar artık siyasi bir slogan olsa bile sevdim. Her şeye rağmen sevdim. Nisanın ortalarına doğru yaklaşırken bahar inatla canını dişine takmış ortaya çıkmak için didinip duruyor. Yani bu bağlantıyı Ankara’daki gelişmeleri düşünerek yazdım. Mansur Yavaş mazbatasını aldı. Seçim öncesi bütün tehditlere, bütün kirli propagandaya rağmen yüz otuz bine yakın bir oy farkıyla kazandı. Dünya görüşümle uzaktan yakından ilgisi olmayan, siyasi duruşunu asla benimsemediğim birisine karşı beslediğim bu yakın mesafe duruşun temeli dürüst olsun yeter düşüncesine dayanıyor. Şimdi siyasi hesaplar yapmanın sırası, zamanı değil ki. Gerçekten dürüst olsun, soyup soğana çevirmesin şimdilik bu kadarı yeter. Yirmi beş yıldır soygun, talan üzerine kurulmuş bir sistemin ucundan kıysından sorgulanacağını bilmek bile başka bir duygu. TKP’nin yayın organı haber.sol.org’da Kemal Okuyan’ın İmamoğlu ve Yavaş’ın siyasi kimliklerini sorgulayan yazısında getirdiği eleştirilerin şimdi hiçbir anlamı yok. Doğru, her ikisini de sağın bütün söylemlerini kullanarak bir seçim dönemini geride bıraktılar. Eleştiriler saklı kalmak kaydıyla bu kritik süreci atlatmaktan başka çıkar yol görünmüyor. Ayrıca CHP’nin de sol değerlerden fersah fersah uzaklaştığı bir aşamada başka kimleri aday göstermesi beklenebilirdi ki?

Şunu bilmeden yola devam etmek mümkün görünmüyor: 80’li yılların başından bu yana, arkasında ABD’nin olduğu Evren cuntasının destekleriyle siyasal İslam’ın tohumlarını eken Fethullah’ın, takipçileri Özal’ın, Demirel’in, Erbakan’ın, Çiller’in, Yılmaz’ın ve hatta Ecevit’in ülkeyi getirdikleri çizgi bir anda değişebilir mi? Toplum bu siyasi kadroların bir tuğla da sen koy mantığıyla içine çektikleri sağın derin sularında artık. 2002’den sonra oluşan yeni siyasi yapı, 80’lerde ekilen ve hormanlanmış bir arsızlıkla büyüyen tohumların hasadını yaptı. Fethullah’ın kırk yıldan bu yana devletin bütün kurumlarını kuşatan kadro hareketi eşliğinde; günlük yaşamın hücrelerine işleyen siyasi söylemlerinin davranış kalıplarına, hayata bakış açısına; işten eve, tarladan fabrikaya, pazardan alışveriş merkezlerine, camiden ve okuldan miting meydanlarına uzanan o büyük yelpazede oluşturduğu ağır baskı, İstanbul ve Ankara’da yaşananları anlamak açısından büyük önem taşıyor. Mansur Yavaş’ın Ankara’da ‘’Haydi Bismillah’’ afişleri yerine, Nazım’ın ‘’güneşli günler göreceğiz çocuklar’’ dizelerinden oluşan pankartlarla Ankara’yı donatmasını ne çok isterdim. Ama olsun, itirazım yok. Toplum önce dürüstlük, adalet, hak, emek, insan, paylaşım gibi unutturulan kavramlarla yeniden buluşsun. Bunun gerçekleşme ihtimali bile beni başka türlü düşünmeye yönlendiriyor. Yani uçmanın anlamı yok; eldeki malzeme bu ve onunla neler yapılabilir sorusunun doğru biçimde yanıtlanması gereken bir zaman diliminde olduğumuz açık yüreklilikle kabul edilmeli.

Peki ben hangi zaman dilimindeyim?

Benim zamanın denizin rengine göre işliyor: Puslu, yağmurlu, dalgalı, pürüzsüz, yosun kokulu, güneşli; bunlardan hangisini gösteriyorsa ibre, ruh halim ona göre biçimleniyor. Mesela bugün güneşli, martın sonu bahar makamında bir gündeyim. Öyle şaşkın ve dağınığım ki, cebimden eksik etmediğim not defterimi, kalemimi rıhtımı geçip kafeteryaya yaklaştığımda anladım. Ta eve kadar dönmektense, yolun karşısına geçip tren istasyonunun yakınındaki bir marketten dosya kağıdı almak daha pratik geldi. Aceleyle markete girdim, kalem kağıt aldım, hızla yola devam ederken elim cebime gitti, cep telefonum her zamanki yerinde yoktu. O kadar emindim ki markette düşürdüğüme hemen geri döndüm, az önce konuştuğum tezgahtarla rafları kolaçan ettik, bulamadık. Adamdan rica ettim, benim telefonu aradık, Metin diye birisi açtı. Telefonu yolda bulduğunu söyledi, nerdeyseniz hemen gelebilirim dedim, sağlık ocağında işi olduğu söyledi, adresi verdi, taksiye atladım, on dakika sonra oradaydım. Metin Bey olduğunu düşündüğüm kişi birazdan soran bakışlarla karşıda belirdi, elinde benim telefon, nasıl teşekkür edeceğimi bilemedim.

Kan ter içinde geriye döndüm. Şimdi bana bir taksi parasına patlayan kalem ve kağıtla, rıhtıma bakan masalardan birinde yazının başındayım. Hani az önce denizin rengine göre hangi zamanı belirlediğimi ve bugün güneş makamında olduğumu söylemiştim ya, aslında güneşli ya da güneşsiz (Trilye’de olduğu gibi) ben kim bilir kaç denizin izini taşıyorum içimde.

En derin iz, Ayvalık Gömeç.

En az altı sıcak yaz mevsimini geçirdiğimiz Gömeç ve oradaki Yazıevi’m.

 

 

Resim 029

Kaldığımız ev sevgilimin ablasınındı. Bitişik nizam yapılmış kooperatif evlerinden biriydi bu. Kaldığımız süre boyunca onun gösterdiği misafirperverliği unutamam. Mutlu olmamız için elinden geleni yaptı. Sabah kahvaltısından sonra çay, kahve sohbetlerinin hiç bitmeden devam ettiği evde kendime yazacak bir köşe bulmam olanaksızdı. Sonunda çaresizlik çareyi üretti. Evin çaprazında arka yola bakan ve sahipleri Almanya’da yaşadığı için yıllardır boş duran yerin verandası öylesine gözlerden uzak bir konumdaydı ki, açılır kapanır bir masa, bir koltuk tüm sorunu çözdü. Kahvaltıdan sonra soluğu orada alıyordum. Öğleden sonra dört gibi güneş alnıma vurana kadar çalışıyordum. Arada çayla, suyla, bir tabak karpuzla masamı şenlendiren ikramlar ilaç kadar etkiliydi. Öğleden sonraları sıcak iyice bastırdığında uykulara çekilenlerin geride bıraktığı boşluğu cırcır böcekleri dolduruyordu. O sesler eşliğinde verandanın tam karşı açısında, uzaktaki zeytinlikleri izlemek kafamı dinlendiriyordu.

 

 

Resim 019

 

 

Ben ilk romanım Zaman Geriye Dönmez’i orada yazmaya başladım. Aylarca süren bir çalışmanın sonucunda yaptığım ses kayıtlarının deşifresini verandada iğneyle kuyu kazar gibi sözcüklere döktüm. Bantları ileri geri alırken çıkan sivrisinek vızıltısını andıran sesler komşuların kafasını karıştırıyordu. Bana sormaya çekindikleri şeyleri evdekilere sorduklarını, ne yaptığımı merak ettiklerini söylüyorlardı. Belki de anlatılması en güç şeydir birisine bu adam roman yazıyor demek. Roman yazmak mı? O da neymiş? Neyse en azından bu sorularla ben uğraşmadığım için şanslıydım.

 

 

Resim 032

 

 

Üçüncü romanım Özgürlük Kampı’na da Gömeç’ki Yazıevi’mde başladım. Aslında romanın adı Yazıevi olacaktı. Ama yayınevinin yanlış yönlendirmesi sonucu daha çok ilgi çeker gibi aptalca bir gerekçeyle romanın adını değiştirdik. Tabii aklım Yazıevi’nde kaldı. Belki bundan sonraki baskısını, doğru dürüst bir yayınevi çıkarsa karşıma adını değiştirme şansını elde ederim. Burada önemle vurgulamak istediğim diğer konu, Özgürlük Kampı’ndaki kurgunun bir çok bölümünde Gömeç’in izlerinin olması.Romanda Yazıevi olarak anlattıklarım, verandadaki derme çatma masamdan başka bir yer değildi. Ayakları sallanan o küçücük masayı kurguda dağdaki evin üst katına çıkarıp yerleştirmiştim. Yine romanda sular altında kalan meyhane sevgiliyle sık sık gittiğimiz Ahmet Dayı’nın meyhanesiydi. Kitabın hesaplaşmalar üzerine kurulmuş son bölümündeki, tarihi kalıntılar arasında geçen olaylar da Gömeç’teki bir yerdi.

 

 

Resim 028

Yazı ile deniz, imgeler ile lacivert sonsuzluk arasında kurduğum bağlantılar bende hep sözcükleri kışkırtan bir etki yarattı. Romanda ilk cümle, ilk paragraf, ilk sayfa hep yol gösterici bir güce sahiptir. Eğer o ilk vuruşlar tereddütsüz yapılmışsa, gerisi daha kolay geliyor. Benim ilk vuruşlarım hep denizde oldu. Az şey mi, iki romanımı tetikledi Gömeç; yetmedi aşkı, hayatı, ‘’an’’ları tetikledi.

 

Resim 027

 

Verandaya güneş vurmaya başladığında ben o saate kadar zaten yorulduğum için, sevgiliyle beraber Ahmet Dayı’nın yerine gidiyorduk. Romanda birebir anlattığım gibi denizin üzerinde kazıklara oturtulmuş, çatısı hasırla kaplı bu meyhanede ben hep mutlu oldum. Biz oraya gittiğimizde öğlen rakısından sonra güzellik uykusuna yatan dayı hafif kızarmış gözlerle kalkar ve hoş geldiniz derdi. Birası soğuk değil buzdu buz. Ben biranın yanında beyaz peynir yenilebileceğini ilk dayıdan öğrendim. Müthiş bir lezzeti vardı peynirin. Ha bir de üzerine sızma zeytinyağı gezdiriyordu ki lezzetten bayılası geliyordu insanın. O bazen yanımıza oturur sohbet de ederdi. Alkolden hep kırmızıya çalan masmavi gözleri vardı. Sustuğumuzu anladığı anda rahatsız etmemek için hemen kalkardı masadan.

 

Resim 052

 

Biranın ardından sitenin ucundaki iskeleden denize girmek acayip bir duyguydu. Hani kızgın demiri suya soktuğunuzda cozz diye bir ses çıkarır ya, suya daldığımızda öyle bir ses duyuyorduk sanki.

Önce telefonu kaybedip, maceralı bir arayış eşliğinde bulduktan sonra buraya yorgun argın dönerken, rıhtımdaki su ürünleri kooperatifinden ilk defa balık aldım. Daha doğrusu parasını ödedim, eve giderken alacağım. İstavritler su dolu bir kovanın içinde zıplayıp duruyorlardı.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>