53888943_286284105621024_2178042039663329280_n

 

 

Teknenin arkasındaki rüzgar gülü hızla dönüyor; direklerden aşağı çekilmiş tellerdeki küçük bayraklar tit tir titriyor; demirinden sıyrılmış yırtık bir tente aşağı yukarı hızla vuruyor kendini. Teknelerin üzerinde süzülen martılara kayıyor dikkatim. Daha önce milyonlarca defa, milyonlarca insan tarafından yapılmış bir gözlemi, milyonuncu defa yinelemek değil derdim.

Bu da benim rıhtım günlüğüm.

Sen Ankara’ya haksızlık etme desen de, böyle olduğunu biliyorum: Seni hep denizle aldattım ben.

Üstelik bunu defalarca itiraf ettim ve sen hep abarttığımı, uydurduğumu, hayal dünyamı fazla geniş tuttuğumu iddia ettin; hani şu yazının başına oturduğumda kurduğum dünya ile hayatlarımızı kuşatan dünya arasındaki farktan kaynaklanan çağrışımların yarattığı iniş çıkışlarımdan, bazen seni de yoran fazlasıyla kişiselleşmiş takıntılarımdan söz ediyorum

Kurguya odaklı yazının içine girdikçe, metinler arasında bir o yana bir bu yana savruldukça, imgelerle sözcükleri bıkmadan usanmadan harmanlamaya çalıştıkça gündelik yaşamın en sıradan zorunlulukları karşısında bile sipsivri kaldığımı gören ve nedenini de bilen hep yalnızca sendin. Bunun nasıl ağır bir yük olduğunu, karşımdakini yani seni yorduğunu bazen unutuyorum. Ne yazık ki yazının insanı içine hapseden evreni kimi zaman büyük boşluklar yaratıyor algı dünyamda. İtiraf etmem gerekirse bundan mutsuzluğa kapıldığım falan da yok. Böyleyim işte, ne yapabilirim ki?

Ama şimdilerde ortak noktalarda daha rahat buluşmamızı sağlayacak ya da benim dikenlerimi törpüleyecek bir denge tutturduğumuzun farkındayım ya da her zamanki gibi bana öyle geliyor da olabilir.

İşte bütün bunları dengeleyeceğini umduğum bir yerdeyiz sanki; umuyorum, ummak istiyorum.

Hiç aklımızın ucundan geçer miydi evden sokağa indiğimizde bakış açımızın tam ucunda, güneşli günlerde yakamozlanan lacivert bir örtünün uzanıp gideceği, onun hemen ardında irili ufaklı adaların eğer sis ve yağmur yoksa tabak gibi görüneceği? Bunu hayal etmiştim, hatta bir yazımda Sokakları Denize Açılan Ülke başlığı altında Deniz Gezmiş’le o lacivert sonsuzluk arasında paralel düşünceler yaratarak anlatmıştım özlemimi. Sokakları denize açılan bir yerde oturmayı hayal ettiğimi sana söylediğimi anımsamıyorum. Zaten çok uçuk hayallerimi dalga geçersin, ciddiye almazsın diye hiç itiraf etmedim ki. Bu da onlardan biriydi: Sokakları denize açılan bir mahallede oturmak. Evden görülmese bile sokağa inildiğinde yürüme mesafesiyle on dakika sonra denize ulaşılan bir yerde oturmanın yarattığı duyguya alışmamak gerekiyor. İnsan kimi duygularını öldürmek istemiyorsa günlük yaşamın sağda solda kurduğu o alışmak denen tuzağa düşmemeli. Bunun nasıl başarılacağı konusunda hiçbir fikrim yok, yalnızca zor olduğunu biliyorum. İnsan nelere alışmıyor ki; şimdilerde sokağa indiğimde karşıdan gördüğüm denize de alışabileceğim ihtimali beni tedirgin ediyor.

Geçen sabahlar sokağın diğer ucundaki fırından ekmek aldıktan sonra yüzümü aşağıya çevirdiğimde onu göreceğimi bildiğim halde yaşadığım şaşkınlığı kahvaltı masasında anlattım ya; deniz benim için hep heyecandı sevgilim.

Şimdi bir tekne usul usul çıkıyor demirlediği koydan. Su da yüzmüyor da ipek bir mendilin üzerinde kayar gibi ilerliyor. Hiç kıpırdamadan saatlerce izleyebilirim bu anı.

Ruhum özgürsün artık dediğim 31 Aralık 2017’dan beri kendimi gerçekten özgür hissettiğim bir zaman dilimindeyim. Koşulların dayattığı kimi saçmalıklara rağmen böyle hissediyorum. Bak burada farkına vardığım yeni bir şey daha işte: Çevremizde olup bitenlerin çok bir önemi yok. Bunlara her defasında anlamlar yüklemeye çabalamanın, saçmalıktan öteye değer taşımadığını şöyle kavradım: Senin bakış açın, senin durduğun nokta olayları, sözcükleri zarar verebilecek noktaya taşıyor. Sen öyle baktığın için her şey acıtıcı, sen öyle kavradığın için her şey tedirgin edici. Bakış açını değiştir, durduğun noktayı öne ya da arkaya, sağa ya da sola doğru kaydır. Hayır asla Polyana olmak değil bu. Ama akla ziyan işlerin gündelik yaşamın ayrılmaz parçası haline dönüştüğü bir ülkede kendini ve aklını biraz korumak için bakış açısını değiştirmenin kime ne zararı dokunabilir ki? Fotoğraf makinelerinde, kameralarda objektifin netlik ayarını yapan bir mekanizma vardır. Vizörden bakıldığında görüntü net değilse o mekanizmayı kullanarak objeleri, varlıkları belirgin hale getirebilirsin.. Belki de böyle bir ülkede netlik ayarlarımızı yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Ya da bırakalım her şey bir buğunun ardında, bir sis tabakasının dibinde kalsın. Netliği yaptığında ne görmeyi umuyorsun?

Ruhum özgürsün artık!

Bunu yinelemek nedense tuhaf bir güven duygusu yaratıyor.

Mesela martıların seslerini dinlemek de şimdilerde ait olduğum yerdeyim düşüncesine doğru çekiyor beni. Ne dersin ait olduğumuz yerde miyiz gerçekten? Niye hiçbir zaman bunu hissedemedik? Dağdaki evde uzun süre kalamayışımızın nedeni aidiyet duygusunun yokluğu mu, yoksa çevredekilerle yaşadığımız iletişimsizlik mi? Aslında ne istediğimizi bizde bilmiyoruz. Sanki sorun biraz dağ ve deniz konusunda bölünmemizden kaynaklanıyor. Sen toprağa, ağaca yakın olmayı seviyorsun, bense şimdi olduğu gibi martıları dinlemeyi. Onların sesleri bana dünyanın bütün denizlerini, bütün sahillerini, bütün gün batımlarını toplayıp getiriyor. Öylesine aç gözlüyüm ki ruhum ancak öyle doyuyor.

Az önce demirlediği yerden ipeksi bir örtüde kayarak çıkan tekne koyun tam ortasında durdu. Rıhtımda hummalı bir bahar hazırlığı var. Bütün kış güverteleri kalın naylonla kaplanmış halde uykuya yatan tekneler şimdi rotalarını kavurucu güneşe doğru çevirmiş durumdalar.

Ya bizim rotamız sevgilim, doğru yerde miyiz, nereye gidiyoruz?

 

 

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>