86308393_575357023321552_4659506257315495936_n

 

 

10 Şubat 2020

 

Pazartesi yalnızlığı.

İşinde gücünde olanlar için özellikle haftanın ilk günü okula nefret ederek giden bir çocuğun tedirginliğiyle eş değerdedir.

Benim için bugün tam bir pazartesi yalnızlığı. Şubat, güneşli ama soğuk. Rıhtımdaki kahvede in cin top atıyor ve o atılan toplardan biri şimdi tam başıma çarptı. İçeride çalışanlardan başka kimse olmadığı için cinler ve topları bir süre ortalıkta dolandıktan sonra kenara çekildiler, meydan bana kaldı yani yazmanın zamanı.

Gerçekten pazartesilerin kendine özgü tedirginliği yazılacak olsa kitaplar dolusu konu çıkar. Peki tedirginliği günlerle sınırlanmak doğru mu? Günlük hayatın geniş zamanlara yayılmış hayhuyla geçen saatlerinde kimisi derslerden, kimisi patrondan, kimisi de kafasında dolanıp duran yerli yersiz korkulardan tedirgin olmuyor mu? Öylesine büyük bir yelpaze duruyor ki karşımızda, isteyen istediğini dokunabilir orada: Seç seç al vaziyeti. Yelpazedeki karmaşanın ortak noktası içine girdiği gövdenin yaşam enerjisini tüketiyor olması. Oysa ayakta kalmak, yola devam etmek için tedirginliklerden arınmış berrak bir ruh hali gerekiyor.

Tedirginlik dibe çökmüş kire, tortuya rağmen yüzeyi tertemiz bir suya düşen taştır.

Tortusuz su bulmak mümkün değil.

En temiz su bile zamanla yosun tutar. Su dalgalanmadığı sürece kir dibe çöker. Ne zaman ki bir taş atılır suya, dipten yüzeye doğru renk bulanır. Bizim içimize attığımız irili ufaklı korkular, travmalar, titreme nöbetleri, kabından taşan coşkular, yutkunduğumuz üzüntüler yüreğimizin derinlerinde yatan hayat tortularımızdır. Orada uyudukları sürece kimseye zararları dokunmaz. Ama hoyratça söylenmiş sözler, haksızlıklar, baskılar onları uyandırır, ruhumuz birden bulanır, tedirginliklerimiz çıkar ortaya. O nedenle berrak ruh hali kadar insanı diri tutan başka bir şey olamaz. Yemek yer doyarsın, sevişir rahatlarsın, para harcar tatmin olursun, arabayla ölümcül düzeyde hız yaparken kuşlarla yarıştığını sanırsın, başarına övgüler yağdığında şişinirsin. Bu düzeyde doyurulmayı bekleyen ne varsa, bir aşamadan sonra yetmez, doymaz, nefis yine ister. Buna çüş diyecek, kişiyi kısır döngülere itilmekten kurtaracak tek çıkış yolu ruhun berraklığıdır. Hoyratça söylenmiş sözlerin yanı sıra, doyumsuzluk da hayat tortularımızı kıpırdatma potansiyeli taşıyan tehlikeli taşlardandır. Üzerine sevgisizliği, aşksızlığı da katalım. Bu yoksunluklar toplamı, yüzlerdeki mutsuzluk ifadesinin kıyısına köşesine tedirginlik dediğimiz çizgileri oturtuverir. Bence mutsuzluğun en rahatsızlık uyandıran çizgisidir tedirginlik. Örneğin kendimden biliyorum: Mutsuz olabilirim, bunu dışarı yansıtmaktan çekinmem. Ama nedense iş tedirginliğe dayandığında duygularımı köşe bucak saklayasım gelir.

 

Nereden çıktı şimdi bu tedirginlik işi?

İstanbul’da deprem beklentisi mi ya da on sekiz yıldır üzerimize kabus gibi çöken bu vahşice yönetimin uygulamaları mı, yüzümüzde saklamaya çalıştığımız o çizgileri derinleştiren?

Rıhtıma bakarken ruhumdaki kirlerin tümü dibe çöktü. Pazartesi yalnızlığımı değerli buluyorum. Tabii bu Davutoğlu’nun Başbakanlığı döneminde, dış politikada duvara tosladığımız apaçık ortaya çıktığında hataları cilalamak için uydurduğu değerli yalnızlık saçmalığı ile örtüşen bir söz değil. Gerçekten eksiksiz algıladığım bir şeyden söz ediyorum: Tekneler, güvertelerde çırpınan bayraklar, ürperen denizdeki güneşin yakamozları, ayaza yakın soğukta birbirine sokulmuş kediler ve herkes işinde gücünde paralanırken kahvede yapayalnız oturmanın berrak ruh hali.

Mutlu aşk yoktur şarkısındaki mutsuzluğa şunu da ekleyelim: Mutlu iş de yoktur.

Her iş özünde mutsuzluğu, zorunlulukları, usandıran tekrarları, hayattan çalınan günleri, hırsları ve tedirginlikleri gizler.

O nedenle rıhtımdaki pazartesi yalnızlığını çok değerli buluyorum.

Ama şimdi birden geçen Pazar günü geldi aklıma.

Sanki bütün bunları oraya bağlamak için yazdım.

O gün hava adeta bahar gibiydi. Zaten bu kış son hafta bastıran soğuk, kar ve çığ felaketini saymazsak sesini pek yükseltmedi. Peri ile öğlene doğru sahilde yürümek için çıktık, kendimizi Bostancı İskelesi’nde Burgaz Ada’ya gidecek motoru beklerken bulduk. En güzeli de bu zaten. Günler öncesinden verilmiş kararları yerine getirmek, randevuları beklemek kadar yorucu bir şey olamaz. İnsan evden karnını doyurmak için çıkmalı ama bunu yapmak yerine iki üç günlüğüne seyahate gitmeli; uyumak amacıyla yatağa girdiği sırada kalkıp aklına not ettiği bir filmi izlemeli; kitaplığı düzenlemek için raflara elini uzatmışken, yarım kalmış bir yazının başına oturmalı. Hayat hep çoktan seçmeli şıklar sunmalı insana. Tıpkı benim Ruhu terbiyesiz Adam romanımdaki adsız kahraman gibi sıralı sekili, akıllı uslu olmamalı.

Sırasız sekisiz verilmiş bir kararla Burgaz Ada motorunu beklemek güzeldi. Kalkışa yarım saat vardı, köşedeki kafeye oturduk. Peri’yi dışarıdaki masalardan birine bırakıp içeriye çay almaya girdim. Geriye döndüğümde masanın başında davetsiz bir misafir dikiliyordu. Yirmi yedi, yirmi sekiz yaşlarında bir kız kahvesini benim oturacağım tarafa bırakmış, ayakta, elinde sigarası, kokteyl havasında keyif yapıyordu. Peri’ye baktım, güldü. Oturmam için kızın yana çekilmesi gerekiyordu. Elimde çaylarla beklerken görünce ‘’Yerinize maydanoz oldum.’’ dedi, gülüştük. Kız kenara çekildi ama gitmedi. Ben oturdum ve sonrasında maydanozun faydalarını konuşmaya başladık. Organik gıdalar konusundaki bütün bilgilerimi döktürdüm. İçinde maydanoz geçen kaç cümle kurduk, bilemiyorum. Kız bana laf yetiştirmeye çabaladıkça konu İstanbul depremine kadar uzadı. Berrak bir ruhu vardı; abartısız, egosuz, rahat, içten, kırk yıldır tanışıyormuş gibi hesapsız. Motorun hareket saatine doğru biz kalktık, Maydanoz’un da kahvesi, sigarası bitmişti zaten. O içerde oturan arkadaşlarının yanına geçerken tuhaftır, sanki bir daha görüşecekmişiz gibi vedalaştık, hani öyle belirgin cümlelerle değil, yarım ağızla.

Adaya ulaştığımızda hava da güzel ya, dolaşalım istedik. Tabii bu denize girmeyi gerekli kılmıyor ama delinin biri sahilde soyundu ve girdi. Üstelik adam yüzme bilmiyordu. Onu izlerken epeyce eğlendik. Sonra arka sokaklara doğru yürüyüp evlerin arasına daldık. Bir yokuşu tırmandığımız sırada adaya dışarıdan geldiği her halinden belli olan bir kadın elinde alışveriş torbası arkamızdan yetişip bizi geçti. Nasıl bir şeydi acaba burada yaşamak? Günlük hayatı sınırları çizilmiş dar bir çerçevede sürdürmek sıkıntıya dönüşür müydü? Yani  pencerelerdeki kepenkleri indirilmiş yazlık evlere bakınırken Peri ile bunları konuşuyorduk. Yapabilir miydik? ‘’Afedersiniz’’ diyerek kadının arkasından seslendim. Öyle insana hasret bir hali yoktu, yine de konuştu. Adaya beş yıl önce yerleşmiş. Önceden tasarlanmış bir karardı bu. Boş sokağı gösterip ‘’Biraz fazla mı sakin?’’ diye sordum. Hemen yanıt vermedi, düşündü, ‘’Evet’’ dedi, ‘’ama ben zaten sakinlik arıyordum.’’ diye ekledi. Yalnızlığı seven birisi için bulunmaz bir yerdi Burgaz Ada. O evine girdi, biz yürüyüşe devam ettik. Bu kadar insansız bir hayatın sıkıcılığını konuştuk yine. Dağdaki sorunumuz da insansızlıktı. Ama az önce kadının sesindeki dinginlik, ruhundaki berraklık öylesine belirgindi ki, ada hayatının ona iyi geldiği üzerine konuşarak sürdürdük yürüyüşümüzü.

Sahildeki meyhanelerin oraya indiğimizde saat üçe yaklaşıyordu. Pazar kalabalığı dışarıdaki masalardan yola doğru taşmıştı. Buradaki kimsenin yalnızlık bir derdi olamazdı. Önceki gelişimizde adı aklıma takılan Barba Yani’nin önünde durduk, hiç yer yoktu. Şef garson yıldırım hızıyla dibimizde bitti. Komiler arkalardan bir masayı uçurup getirdiler yanımıza. Neredeyse denizin içindeymişiz havasında, kıyıya yakın bir yere konuşlandık. Siparişleri verdik, yemekten önce tuvalete gitmek üzere içeriye yöneldim. Tıklım tıkış masaların arasından zorlukla ilerlerken birisi ‘’Maydonoz’’ diye seslendi. Bizim kafedeki davetsiz misafir, sırf kızlardan oluşan masada sanırım birinci dubleyi bitirmiş, yüzünde hafif pembelik, ayağa kalkmıştı. Şaşırdım, ne diyeceğimi bilemedim, gülüştük. Kızlar bir bana bir ona bakıyorlardı. Nerden çıkmıştı bu maydanoz lafı kimse anlamadı tabii. ‘’Aa ne rastlantı..’’ makamında bir şeyler konuştuk. Dikkatlice baktım o sırada, hayır rakıdan falan değildi bu rahatlık. Bostancı’da ilk karşılaşmamızda da aynı şeyi hissetmiştim; kızın ruhundaki berraklık şimdiye kadar hiç bulanmamış gibi lekesizdi. Tanrım ne çok isterdim öyle olmayı. Rakı yalnızca sesinin tonunu bir tık yükseltmişti ya da meyhanenin gürültüsünü bastırmak için bağırıyordu. ‘’Tuvalete gidiyorum’’ diye biraz mırıltı, biraz konuşma arası bir şeyler söyledim, önce başını sonra elini salladı, yürüdüm.

Bahardan kalma güneş teknelerin arasında kaybolmaya yüz tuttuğunda hava birden soğudu. Yandaki masada motorun on dakika sonra kalkacağını konuşuyorlardı. Hesabı ödedim. Otururken içtiğim biraları tuvalete dökmenin zamanıydı. Maydanoz hararetli biçimde yanındakilere bir şeyler anlatıyordu, geçerken görmedi. O daracık yerde klozete hizalandığımda bu kıza dönüşte ‘’Hadi gidiyoruz.’’ diyecek miydim, bunu düşündüm. Hadi gidiyoruz veda ifadesiydi ve ancak birbirini tanıyanların kullanabileceği bir sözcüktü.

İşimi bitirdim, aynada yüzüme baktım, ben de hafif pembeleşmiştim galiba, belki de birden çıkan soğuktandı. Geriye dönerken kız beni gördü, yine ‘’Maydanoz’’ diye fırladı ayağa. Elimle gidiyoruz işareti yaptım. Sesi biraz daha yükselmişti sanki.

‘’Hey, arkadaşlarım nereden tanıştığımızı sordular, az önce dedim, inanmadılar.’’

Gerçekten inanılacak tarafı yoktu bu maydanoz hikayesinin.

Gülüştük, eğildi elini uzattı, oturanların omuzları üzerinden tokalaşırken ‘’Güle güle maydanoz.’’ dedi, ‘’Görüşürüz’’ dedim, yürüdüm.

Berrak ruhlar hiç tanımadıklarına bile ‘’Güle güle’’ diyebilirler.

Kırk yıldır tanıştıklarınızla yakalayamadığınız sıcaklığı onların seslerinde bulur ve hatta ayrılırken ‘’Görüşürüz’’ dersiniz.

Nerede, ne zaman, nasıl, saat, gün, iletişim, isim; bunların zerre kadar önemi yoktur.

Ah, maydanoza bile can veren berrak ruhlar, öğreneceğim ne çok şey var sizlerden.

Yorum Yaz

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

You may use these HTML tags and attributes: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>